10 Kasım 2009 Salı

Türkiye, görüntüsüyle değil, değerleriyle Batılı olacaktır


Semih İDİZ, Milliyet Gazetesi

Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığına dair yorumlara dün Cumhurbaşkanı Gül’den bir yanıt daha geldi.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun (USAK) yeni binasının açılışında konuşan Gül, bu konuyu bizce doğru olan temele oturttu.

Türkiye’nin hem Doğu’ya hem de Batı’ya bakan bir ülke olduğunu vurgulayan Gül, demokrasi ve insan haklarındaki gelişmelere işaret ederek, “Önemli olan Türkiye’nin değerlerinin hangi istikamette ilerliyor olmasıdır” dedi.

Ancak, bu tür güvencelere rağmen, kendi çevremizde dahi “Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor” diye endişeleneler var. Fakat bu kişilerin daha çok toplumsal yaşam tarzımızdaki Batılı görüntüyü kaybediyor olmamızdan kaygılandıklarını görüyoruz.

Ancak burada şu soru hemen akla geliyor: “Biz ne zaman Batılı olduk ki, şimdi Batılı özelliğimizi kaybedelim?” Türkiye’de Batılı yaşam tarzı sürdürenlerin sayısı hiç de az değil tabii. Ancak değerleri ve dünya görüşleri itibariyle gerçekten Batılı olanlar, “şekilsel” olarak Batılı olanların arasında bir azınlıktır.

Gerçek Batılı olanlar...

Gerçekten Batılı olan bu azınlığı tanımakta da güçlük çekmeyiz. Çünkü onlar, sosyal adalet, insan hakları, azınlık hakları gibi kökeni Batı olan değerleri savundukları için, ya “entel”, ya “liboş”, ya “İngiliz muhibbi”, ya “Amerikan uşağı” ya da “AB’ci” diye aşağılanırlar.

Bu ithamlarda bulunanların şimdi “Batı’dan uzaklaşıyoruz” paniğine kapılmaları bu yüzden gariptir. Peki, bu kaygıyı taşıyan ve sadece “şekilsel olarak” Batılı olanlar, Avrupa’nın kanlı bir tarih sonucunda kolektif olarak benimsediği ve artık “evrenselleşmiş” olan değerler silsilesinin toplum tarafından içselleştirmesi için son 65 yıl ne yaptılar?

Tam aksine, bu süre zarfında, “üstünlükçü” bir “Siz düşünmeyin, biz sizin için düşünüyoruz” zihniyetiyle, toplumun gerçekten Batılı anlamda açılma ve gelişme çabaları her keresinde sekteye uğratmadılar mı?

İnternet çağına adapte olmalı

Cumhurbaşkanı Gül, dünkü konuşmasında, internet çağında yaşadığımıza işaret ederek, buna “adapte olmanın” zorunlu önkoşulu olan “zihinsel dönüşümden” de söz etti. Fakat gelin görün ki, asıl devlet bu duruma henüz adapte olup gerekli zihinsel dönüşümü yapabilmiş değil.

Yoksa herhangi bir Batılı ülkede görülmeyecek şekilde, interneti sansürlemek için gece gündüz karanlık kapılar ardında çalışan “takip birimleri” oluşturmazdı. IMF ile Dünya Bankası’nın ortak toplantısına misafirlik ederken, tüm ülkede yasak olan YouTube’a “Yabancılara karşı imajımız bozulur” diye sadece konferans alanında izin verip halkını aşağılamazdı.

Uzun lafın kısası, Batı’dan uzaklaşmıyoruz çünkü hiçbir zaman gerçek anlamda Batılı olamadık. Söz konusu olan ise sistemini 1930’ların Avrupa’sından uyarlamış -ve bunu bile “alaturkalaştırmış” olan bir devlet ile bazı Batılı eğilimleri olan bir millettir.

Dünya görüşümüz belirler...

Bu eğilimler ise bazen güçlenmiş, bazen zayıflamıştır. Ama hiçbir zaman topluma tam anlamıyla yayılmamıştır çünkü yayılması istenmemiştir. Onun için şu gerçeği bir an evvel kabul etmemizde yarar var: Batılı olup olmadığımızı saptayan başlıca husus “görüntümüz” değil, “dünya görüşümüzdür.”

Cumhurbaşkanı Gül’ün “değerler” itibariyle Batılı bir istikamette ilerlediğimizi belirtmesi bu yüzden önemlidir.

Sonunda hangi dünyaya ait olduğumuzu saptayacak olan şey de dış politikamızdaki yönelişler değil, evrenselleşmiş olan Batılı değerlere toplum olarak sahip çıkmamız veya çıkamamamız olacaktır. Bu açıdan çok olumlu gelişmeler elbette ki var. Fakat mecazi anlamdaki “uluslararası jüri heyeti”nin bu konuda henüz nihai bir karara varamadığı da ortadadır.

Gül: Türkiye rayından çıkmaz


Fikret BİLA, Milliyet Gazetesi

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun (USAK) yeni çalışma binasını hizmete açtı ve ilk dersi verdi. Gül, ilk dersinde dış politika ağırlıklı olarak bir ufuk turu yaptı.
Açılış sonrasındaki resepsiyonda sorularımızı da yanıtladı.

Aşı olacak mı?

Gül dış politika ağırlıklı konuşmasına karşın sohbete gündemdeki “aşı tartışmaları”yla başladık. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın aşı olmayacağını ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ’la aynı görüşte olmadığını açıklamasından sonra Cumhurbaşkanı’nın aşı olup olmayacağı merak ediliyordu. Gül’e, aşı olup olmayacağını sordum. Cumhurbaşkanı net bir yanıt vermedi:

- Risk grubunda mıyım, diye sormakla yetindi.

Etraftan, “Risk grubunda değilsiniz” sözlerinden memnun bir ifadeyle, aşı tartışmasına girmek istemedi.

Zere’ye af sinyali

Gül’e yöneltilen dış politika dışı ikinci soru Güler Zere’nin affıydı. Gül, Murat Yetkin’in sorusu üzerine, “Kendilerinin müracaatı gerekiyor, benim resen yetkim yok” yanıtını verdi. Ayrıca, af müracaatı konusunda ailesinin ikna edilmesi gerektiğini de belirterek, dosyanın koşullara uygun biçimde önüne gelmesi halinde affedebileceği sinyali verdi:

- Zannediyorlar ki Cumhurbaşkanı istediğini affeder, istemediğini etmez. Oysa Cumhurbaşkanı’nın resen böyle bir yetkisi yok. Önüme gelirse hayır da diyebilirim, evet de diyebilirim. Onun şartları var. Burada herhangi bir doktorun raporu da gerekmiyor. Onun için bir kurum var (Adli Tıp Kurumu). Bu kurumun gerçekten hastanede yatmaması gereken bir hasta, demesi gerekiyor.
Gül, Silivri’den af talebi olup olmadığı sorusuna ise, “Benim önüme bir şey gelmedi” yanıtını verdi.

Belgede hukuk işliyor

Üçüncü dış politika dışı soru ise tartışılan, “İrticayla Mücadele Eylem Planı’ydı. Cumhurbaşkanı, bu konuyla ilgili soruya, “Yargı bakıyor, hukuk işliyor” yanıtını vermekle yetindi.

‘Türkiye rayından çıkmayacaktır’

Gül, USAK’ın açılışında yaptığı konuşmada son günlerde gündeme getirilen, “Türkiye nereye gidiyor? Doğuya mı kayıyor?” sorularına yanıt verdi. Gül, “Türkiye rayından çıkmayacaktır” vurgusu yaptıktan sonra, “Türkiye elbette batıya da gider, doğuya da, kuzeye, güneye de” dedi. Gül, Türkiye’nin sanki denizde dalgalarla sürüklenen bir ülkeymiş gibi gösterilmesine karşı çıktı. Türkiye’nin dış politikasını çağdaş değerlerin oluşturduğuna vurgu yaptı. Gül, bu değerleri şöyle sıraladı:

“Demokratik değerler, serbest piyasa ekonomisi, insan haklarına saygı, şeffaflık, hesap verilebilirlik, kadın-erkek eşitliği.”

Gül, bu ölçülerle bakılırsa Türkiye’nin nereye gittiği anlaşılır, diyerek yapılan eleştirilerin geçerli olmadığını vurguladı.

‘AB’nin imzaları şaka mı?’

Cumhurbaşkanı Gül, konuşmasında Türkiye’nin asıl rotası ve hedefinin Avrupa Birliği’ne (AB) tam üyelik olduğu mesajını da verdi. Gül, Türkiye’nin tam üyelik müzakereleri aşamasında bir ülke olduğuna dikkati çekerek, tam üyelikten başka bir sonucun söz konusu olamayacağı vurgusu yaptı. “Tam üyelik gerçekleşecek” diyen Gül, ayrıcalıklı üyelik, sınırlı üyelik diye bir statünün AB hukukunda yerinin olmadığını anımsattı. “Eğer” dedi, “Avrupalılar attıkları imzanın şaka olduğu izlenimi verirlerse çok tehlikeli durumlar ortaya çıkar.”

Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin dış politikasının doğru yönde ilerlediği ve endişeye mahal olmadığı mesajını verdi.


.

Türkiye’nin Yeni Dostları

Kadri GÜRSEL, Milliyet Gazetesi

Yeni dönemde “her tarafa giden” bir Türk dış politikası var.

Gidilmeyecek mi? Tabii ki gidilecek.

Ve işte gidilen taraflarda kurulan dostluklar, arkadaşlıklar...

Kuzeyde Vladimir Putin...

Güneyde Ömer El Beşir...

Doğuda Mahmud Ahmedinecad...

Batıda Silvio Berlusconi...

Bir isim daha say derseniz, “aile dostumuz” Beşar Esad’ı ekleyebilirim.
Çerçeveye girecek altıncı “dost”, biraz da zorlamayla, Katar Emiri El Tani olabilir. Bir yedincisi çıkmaz.

Yeni dönemde, diktatör, otokrat, despot, siyasi fanatik ya da demokrasi üçkağıtçısı olmayan, şöyle, “Kopenhag kriterlerine uygun!” bir “dost” edinilememiştir.

Boşuna dememişler, “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” diye...

Sahi, biz kimiz?

Veya kim haline gelmekteyiz ki, bunun sonucunda, “Türkiye’nin Yeni Dostları” konulu bir fotoğraf karesinde ancak yukarıda saydığım isimler yer alabilmektedirler?

Türkiye’nin Gittiği İstikamet

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül geçen çarşamba Ankara’da Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) binasının açılış töreninde yaptığı konuşmada, “Türkiye’nin gittiği yönü tespit etmek için, ülkenin, demokratik değerler, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, şeffaflık, hesap verebilirlik gibi konulardaki istikametine bakılmasını” tavsiye etti.

Bu muhtemelen verilmesi tasarlanmış bir mesajdı.

Bundan iki gün sonra ise Elazığ’da, AB’nin Türkiye’ye Sudan lideri Ömer El Beşir hakkında yaptığı uyarıyla ilgili bir soruya cevap verirken, “Kim ne karışır ki, kim kime nota veriyor?” dedi Cumhurbaşkanı.

Bu da herhalde Gül’ün anlık tepkisiydi... Ve kuşkusuz ki şanssız ifadelerdi...

Türkiye’nin AB nezdindeki statüsü, “üyelik müzakeresi yürüten ülke”dir. Dolayısıyla Türkiye’nin dış ilişkilerinde, AB’nin ortak tutumlarının tam aksi yönünde temayüller ortaya çıkmışsa AB Türkiye’ye karışabilir...

Karışmaya hakkı olduğunu Cumhurbaşkanımız herkesten iyi bilir.

‘Seçmece Değerler’ Bunlar!

El Beşir bahsinde bir kez daha görüldüğü gibi Türkiye’nin meselesi, Cumhurbaşkanımızın atıfta bulunduğu değerleri içselleştirmemiş bir heyet tarafından yönetiliyor olmasıdır.

AKP iktidarı, “demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı” gibi değerleri içselleştirmiş olsaydı, bunları dış ilişkilerinde de üstün tutardı.

“İnsan Hakları” gibi bir değeri içselleştirmiş, bu yüce mevhuma saygı duyan bir iktidar nasıl olur da en az 200 bin sivilin öldürülmesinden sorumlu tutulan bir lideri ülkesinde ağırlamayı düşünebilir?

Türkiye’nin, ya da daha açık ifade edelim, ağırlıkla “yandaş sermaye”nin Sudan’daki ekonomik çıkarları ne kadar büyük olursa olsun, Ömer El Beşir’i Türkiye’de ağırlamayı düşünmüş olmak bile o değerler adına bir utanç kaynağıdır.

Dün nihayet öğrendik ki El Beşir gelmiyormuş...

Siyasi zararın neresinden dönülse kârdır da, utancı azaltmaz.

Kaldı ki, adına utanç duyduğumuz değerler AB ile ortak değerlerimizdir.

“Türkiye’nin yeni dostları”nda ise bu değerlerin hiçbiri yoktur.

Berlusconi mi? Avrupa’da ondan beteri olamaz.

AKP iktidarı ve onun dış politikasını yöneten siyasi kadro, İnsan Hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi değerleri içselleştirmediği için bunlarla ilişkisinde seçici davranıyor. Bu değerler arasından işine geleni hatırlıyor, işine gelmeyeni aklına da getirmiyor. El Beşir bahsinde böyle oldu; AB hatırlatıverdi.
Değerleri de o “demokrasi tramvayı” gibi... Binermiş gibi yapıyorlar, iniyorlar.




.

Türkiye AB Ruhunu Doğu'ya Taşıyor

.




Doç. Dr. Sedat LAÇİNER

Türkiye’nin doğuya kaydığı iddialarında cehalet payı olsa da bu tartışmalar daha çok dış merkezlerden içeriye pompalanıyor ve büyük oranda bilinçli, organize bir çalışmanın ürünü. Bu kirli kampanyanın arkasında kimlerin olduğunu daha sonraki yazılarda kaleme almaya çalışacağız. Şimdilik üzerinde durmak istediğimiz nokta ise Türkiye’nin çevresiyle yoğunlaşan ilişkilerinin ne anlama geldiği:

Her şeyden önce Türkiye son dönemlerde sadece Müslüman ülkelerle bir yoğunluk yaşamıyor. Ermenistan, Gürcistan, Sırbistan, Slovakya gibi halkı Hıristiyan diğer bölge ülkeleri ile de diplomasi trafiği inanılmaz bir hızla gelişiyor. Örneğin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Sırbistan gezisi büyük bir başarı hikayesiydi. Bölgemizde Türkiye’ye 'tarihi düşman' olarak bakan ve Türkiye’nin Kosova’nın bağımsızlığını tanıması nedeniyle daha da öfkelenen Sırbistan bu gezide neredeyse stratejik ortağımız oluyordu.

Belgrat’ın dört bir yanı Türk bayraklarıyla donatıldı ve Sırplar Ruslardan sonra ikinci olarak Türklere ayrıcalıklı ülke muamelesi yaptılar.

Özellikle Kosova’dan sonra iki ülkenin bu kadar yakınlaşabileceğini, böylesine önemli anlaşmalara imza koyabileceklerini düşünmek zordu. Fakat oldu, Türkiye-Sırbistan aksı çok uzun bir süre sonra yeniden kurulabildi. Boşnakları “bunlar Türk” diye katleden Sırplar ile Türkler Balkanlar’ın yeniden inşasını konuşabiliyorlar, hatta konuşmanın da ötesine geçebiliyorlar.

Ermenistan’la ilişkilerde Türkiye’nin yoğun gayretlerinden bahsetmeye gerek bile yok. Aynı şekilde Gürcistan ve Bulgaristan ile ilişkilerde sıfır problem hedefi az çok yakalandı. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi üzerinde çalışmalar sürüyor.

İran ile ilişkiler belki de tarihinin en iyi seviyesine doğru gidiyor. Suriye ile bundan iyisini bu kadar kısa sürede geliştirebileceğimizi tahmin etmek dahi zordu. Irak ile ilişkiler çok daha iyi olabilirdi, ne var ki PKK unsuru ve Irak’ın iç sorunları süreci yavaşlatıyor. Buna rağmen zor da olsa yol alınıyor, işler hal yoluna girmiş durumda.

Rusya ile de fazla mesai yapılıyor. Enerji ve ekonomide iki ülke yakınlaşması kimsenin görmezden gelemeyeceği bir hıza ulaştı. Rusya en büyük ekonomik ortağımız ve Rus gazını ve petrolünü taşıyan boru hatları Türk topraklarında ve denizlerinde hızla yayılıyor.

Kısacası Türkiye sadece Müslüman ülkeler ile ilişkilerini geliştirmenin derdinde değil. Hatta asıl işe yarar işbirlikleri çoğu zaman Müslüman olmayanlarla yapılabiliyor. Müslüman ülkeler iktisadi sorunları ve insan gücündeki aksaklıkları nedeniyle Türkiye’ye ayak uydurmakta zaman zaman zorlanabiliyorlar. Fakat orada da geçmişte görülmedik bir hıza şahit oluyoruz.

Türkiye bölgesine yeniden kök salıyor, coğrafyası ve geçmişi ile barışıyor.

Yaşanan bir açılımdan çok, kendini tanıma ve gizli potansiyelleri keşfedip uygulamaya sokma süreci.... Başka bir deyişle Türkiye çevresine açılarak aslında kendisine açılmış oluyor...

NEDEN İRAN, NEDEN SURİYE?

Bu süreçte İran ve Suriye gibi Batı’nın ‘sakıncalı’ gördüğü ülkeler de var elbette.

Fakat yapacak bir şey yok, Türkiye’nin komşuları bunlar.

Türkiye, Belçika, Almanya ve Fransa ile komşu da bu komşularını bırakıp Suriye’ye veya İran’a yöneliyor değil.

Komşunuz kimse onunla iş yaparsınız. Komşunuz ile iş yapmamanın alternatifi ise savaş yapmaktır. Bunun ortası yoktur. Ya iş yapacaksınız, ya da çatışacaksınız. Çünkü iş yapmazsanız korkularınız büyür, iletişimsizlik derinleşir ve dış aktörler aranızdaki korkuları ve iletişim açığını istismar etmeye başlarlar.

Kısacası Türkiye bölgesinde kim varsa onunla iş yapacak, bunun başka türlüsü mümkün değil.

Kaldı ki Türkiye’nin pek çok Ortadoğu ülkesi ile olan ticareti bazı Batılı ülkelerin dahi gerisinde. Hal böyle iken Fransa’yı veya Almanya’yı Doğu’ya kaymakla suçlamayanlar Türkiye’yi nasıl olur da böyle bir şeyle suçlayabilirler.

Başkası için hak olan Türkiye için nasıl suç olur?

AB RUHU

Aslına bakılırsa Türkiye AB’den veya Batı’dan uzaklaşmıyor, aksine değerleri ve ilişkileri ile Batı’ya daha çok yanaşıyor. Bugün Türkiye-AB ilişkileri geçmişte olmadığı kadar yakındır. Türkiye’nin Batı’ya en çok yaklaştığı an bugündür, 1950’ler veya 1930’lar değil.

Doğrudur, AB’de Almanya ve Fransa gibi bazı ülkelerin anlaşılması güç tavırları Türk insanını ve siyasetçisini yıldırmaya dönüktür ve zaman zaman insanı yormaktadır. Fakat buna rağmen Türkiye hala müzakereleri sürdürmektedir ve AB Türkiye’yi kabul etse Türkiye bugün AB’ye girmeye her açıdan hazırdır.

1990’larda durum böyle değildi. Bazı akademik çalışmalara da konu olduğu üzere 1990’larda Türk siyasetçilerin bir kısmı ağızlarıyla “AB’yi istiyoruz diyorlardı” fakat akıllarından hep “nasıl olsa bizi AB’ye şimdi almayacaklar, korkmam için gerek yok” deyip elleriyle Türkiye’yi AB’nin tersi bir istikamete doğru sürüklüyorlardı. O yılarda AB Yunanistan ve Kıbrıs’ın arkasına saklanıyordu, Türk siyasiler ise AB’nin arkasına saklanıyorlardı. Fakat gerçekte her ikisi de Türkiye’nin tam üyeliğini istememekteydi. Oysa bugün tablo böyle değil, Türkiye AB üyeliğini gerçekten istiyor, istemekle kalmıyor gereğini yerine getiriyor, bir de AB’yi ciddi anlamda zorluyor.

Batı cephesinde Türkiye’nin Batı kurumlarına entegre olma ve küresel siyasetin inşasında rol alma çabaları olanca hızıyla sürüyor. Doğu’da ise Türkiye ilginç bir şekilde AB’den aldığı ilhamla hareket ediyor:

Öncelikle yakın komşuları ve hemen ardından çevre ülkeler ile tıpkı AB’nin yaptığı gibi ekonomik ve toplumsal işbirliğini temel alan bir siyaset izliyor Ankara. Bu politikada ilk aşama sorunların halli ve kalıcı diyalog kanallarının kurulması. Böylece ülkeler birbirlerinden artık korkmamaya başlıyorlar, aralarındaki farklardan çok benzerlikler olduğunu keşfediyorlar. Bu sayede benzerlikler artıyor, farklar azalıyor ve işbirliğinin mümkün olduğu daha kolay anlaşılıyor.

İletişim kanallarının açılmasının ardından işbirliği iklimi oluşuyor ve işbirliği süreçleri başlıyor. Türkiye tüm bu adımlarda önü açan bir kolaylaştırıcı rolünü üstleniyor. Samimi çabaları diğerlerini korkutmuyor, liderden çok kardeş gibi hareket ediyor ve bu sayede sürece daha çok ülke katılıyor.

İletişim ve işbirliğinden sonraki hedef ise her ikisinin de kurumsallaşması. İlişkiler ne kadar entegre hale gelebilirse, ne kadar çok karşılıklı bağımlılık gelişebilirse bölgenin işbirliğine olan mahkumiyeti de o kadar çok artacak.

Böylece gerçek anlamıyla bir bölge oluşmuş olacak.

Bölge ülkeleri bölgesel sorunları görüşme ve çözme kabiliyetlerini de arttırmış olacaklar.

Elbette böyle bir gidişattan ekonomik entegrasyon ummak abartılı bir beklenti olmaz. Ancak Türkiye bu tarz hedefleri ülkeleri korkutacak tarzda dillendirmiyor. “Sorunlarımızı çözelim, zenginleşelim, birlikte hareket edelim” diyor. Bu da çok doğru bir hareket tarzı.

Türkiye geçmişten ve bölge dışı ülkelerin yaklaşımlarından farklı olarak siyasetten başlayıp ticarete ve toplumsal ilişkilere doğru gitmiyor. Aksine aşağıdan yukarıya doğru hareket ediyor. Önce siyasetin ayaklarını koyabileceği sağlam bir zemini oluşturuyor. Bu da aslına bakarsanız tam anlamıyla AB ruhu.

Bu açıdan baktığımız zaman Türkiye ekseni değiştirmek bir yana Doğu’yu da Batı’ya eklemlemeye çalışıyor, küresel sistemdeki en büyük ‘çukur’ bu şekilde dolmaya başlıyor.

Konuşulabilir bir İran, iş yapılabilir bir Suriye ortaya çıkmaya başlıyor.

Böyle bir Türkiye’den korkmak bir yana Batı dünyası bu gidişattan çok mutlu olmalı, hatta bu süreçte Türkiye’ye yardımcı dahi olmalıdır.



.

Türkiye Eksen Değiştirmiyor Eksenini Genişletiyor*



İHSAN BAL Prof. Dr. USAK Uluslararası Güvenlik, Terörizm ve Etnik Çatışmalar Merkezi Başkanı

Türkiye’nin Doğu ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmesine yönelik eleştiriler onun çevresini değiştirebilme gücüne olan inanç eksikliğinden kaynaklanıyor. Oysa bu yönelim, Türkiye’nin bölgesini Batı üzerinden okumak yerine kendi merkezinden okumaya başlamasının bir sonucu.

Türkiye’nin dış politikada eksen kayması yaşadığı, Batı’dan Doğu’ya bir sapma olduğu iddiaları son dönemde organize ve ısrarcı bir şekilde bazı çevrelerce gündemde tutuluyor. Bu iddialar daha çok Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri ile artan ticareti, antlaşmaları ve yakınlaşmaları ile izah ediliyor. Başbakan Erdoğan’ın son İran gezisi ve öncesinde İsrail’le yaşanan bazı sorunlar Türkiye’nin dış politikada İslamcı köklere yönlediği iddialarına bile neden oldu. Peki, gerek dış politika teorisi ve Türk dış politikasının dayandığı temel değerler sistemi ve gerekse somut veriler dikkate alındığında Türkiye gerçekten Doğu’ya mı yönelmektedir?


Değer Eksenli Dış Politika

Bu soruya en çarpıcı cevabı uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı görevini yürütmüş olan Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun (USAK) yeni binasının açılış töreninde yaptığı ‘Yeni Dönemde Türk Dış Politikası’ başlıklı konuşmada verdi:

“‘Türkiye nereye gidiyor?’ ‘Türkiye doğuya mı gidiyor?’ ‘Türkiye hangi istikametlere gidiyor?’ Sanki Türkiye şaşırmış, denizin ortasında dalgalara göre sürüklenen bir ülke. Hiç böyle değildir. Gayet açık söyleyeyim. Türkiye’nin ne yaptığı bellidir. Türkiye, tabii ki hem doğuya hem batıya hem kuzeye hem güneye, her tarafa gitmektedir. Önemli olan nokta şudur: Türkiye’nin değerleri hangi istikamette gelişmektedir. Demokratik değerler, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, şeffaflık, hesap verebilirlik, kadın-erkek eşitliğiyle ilgili konular, serbest piyasa ekonomisinin işlerliği; bütün bu konularda Türkiye’nin gittiği istikamete bakılırsa o zaman Türkiye’nin hangi yöne gittiği çok daha iyi tespit edilir.”

Cumhurbaşkanı Gül deneyimli bir dış politikacı, bir akademisyen ve aynı zamanda devlet başkanı olarak Türk dış politikasının oturduğu ekseni değerlendirmede en doğru kriteri ortaya koyuyor: Değerler sistemi. Gül’e göre Türkiye’nin hangi yöne gittiğini merak edenler Türkiye’nin ticari, diplomatik veya gündelik diğer ilişkilerine değil, hangi değerler sistemine doğru ilerlediğine bakmalıdırlar ve bu değerlerin de neler olduğu şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktır.

Türkiye elbette Ortadoğu ülkeleriyle daha iyi ekonomik, siyasi ve hatta askeri ilişkiler geliştirecektir. Fransa, Almanya, ABD ve diğer ülkeler nasıl bu ilişkileri geliştiriyorlarsa Türkiye de kendi komşularıyla benzer ilişkiler geliştirmek zorundadır. Türkiye’nin Suriye ve İran gibi komşuları ile olan ticaretini arttırması, bu ülkelere doğrudan yatırımlar yapması gibi işbirlikleri kesinlikle bu ülkelerin rejimlerinin onaylandığı veya Türkiye’nin de bu ülkeler gibi olmak istediği anlamına gelmiyor. Tam aksine, Türkiye tüm Ortadoğu’ya ve Müslüman ülkelere ilham ve model olarak Batılı ilkeleri ve değerleri bu ülkelere de yaymaya çalışıyor. Başka bir ifade ile Türkiye Doğu istikametinde ilerlemiyor, Batı’da ilerlerken bu değerleri Doğu’ya da taşıyor.

Turizm, ticaret ve doğrudan yatırımlar Türkiye’nin maddi çıkarlarına katkıda bulunduğu gibi Türkiye’nin liberal demokrasi ve liberal ekonomi gibi Batılı değerlerini de Doğu’ya taşıyor. Antalya’da tatilini geçiren İranlı, Lübnanlı ve İsrailli turistler sadece deniz, kum ve güneşten yararlanmıyor, özgürlükler ve işbirliği yapmanın tadı kumlar ile birlikte bu ülkelere kadar taşınıyor.

Ne yazık ki Türkiye’nin ‘komşuları ile sıfır problem’ anlayışı ve ticaretteki artış bile Türk dış politikasında Doğululaşmanın kanıtı olarak sunulmaktadır. Hâlbuki bir ülkenin sınır komşuları ile ticaretini geliştirme arzusu kadar doğal ne olabilir? Fransa Ortadoğu’da çıkarlarını korurken, ticaretini Türkiye’den bile daha üst seviyelere taşırken Doğululaşmadan bahsetmeyenler bu kadar doğal bir süreci Türkiye için nasıl yasaklayabilirler? Başkasına hak olan Türkiye’ye, üstelik komşuları söz konusu iken nasıl yasak olabilir?

Çevresini Okuyabilen Türkiye

Türkiye bölgesinde işbirliği kültürünü inşa ediyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de USAK konuşmasında Türkiye’nin en önemli diplomatları, yazarları ve akademisyenleri önünde ilan etti, “Türk dış politikası, başkalarının kaybını kendi kazanımı olarak gören değil, başkalarının kazancını kendi kazancı ile birleştiren, karşılıklı çıkarların korunduğu bir ilkeye dayanmaktadır” dedi. Başka bir deyişle Türkiye “ben kazanayım da nasıl olursa olsun” demiyor. Gül’ün dediği gibi Ankara etik, yani ahlaki bir dış politika izliyor. Çıkar merkezci davranmıyor. Türkiye’nin bu ilkeli duruşu bölgesinde de karşılığını buluyor ve böylece onlarca yıldır çözülemeyen sorunların çözümü için uygun bir zemin ortaya çıkıyor. Ve elbette bu durum bazılarını oldukça rahatsız ediyor.

Bu arada belirtmek gerekir, dış politikada eksen kayması tartışması yaratanların Başbakan Erdoğan’ın İran temaslarını özellikle gündemde tutmalarına karşın aynı dönemde Cumhurbaşkanı Gül’ün Sırbistan ve Slovakya gezilerine hiç temas etmemiş olmaları dikkat çekicidir. Aynı şekilde Başbakan Erdoğan’ın Yunanistan Açılımı da Türkiye’nin sadece bir bölgeye odaklanmadığını, oldukça geniş bir dış politika perspektifi olduğunu kanıtlamaktadır. Türkiye sadece Ortadoğu’da değil, Balkanlar’dan Afrika’ya, Afganistan’dan Çin’e kadar aynı duruşunu korumaktadır. Eğer sadece Ortadoğu ile ilişkiler gündemde tutulur ise bu oldukça yanıltıcı bir tavır olur.

Sırbistan gezisi bu hususta çok önemli bir örnek: Uzun yıllar sorunlu seyretmiş Türk-Sırp ilişkileri Gül’ün 25–27 Ekim ‘çıkarması’ ile bambaşka bir havaya büründü. Bir ‘eski düşman’ın yakın bir dosta nasıl dönüştürüldüğünü bizzat gördük. Başkent sokaklarına Amerikan bayraklarını asamayan Sırplar her yeri Türk bayraklarıyla donattılar; Türkiye’den gelen konuklara dost bir ülkenin ötesinde muamele ettiler. Görüşmelerde çok sayıda anlaşma imzalandı. Türkiye tarihi önyargıları kırarak Belgrad için ayrıcalıklı ülke konumuna yükseldi. Büyük yatırımlar ve turizm işbirliği konularında anlaşmalar imzalandı. Şu anda Türkiye Sırplar için 3. en büyük seyahat noktası. İki tarafın hedefi ise Türkiye’yi en çok seyahat edilen yer haline getirmek. Sırp Devlet Başkanı Tadiç defalarca tekrarladı, “Türkiyesiz bir Balkan istikrarı olamaz” dedi.

Kısacası Türk dış politikasını dar bir çerçeveden okumamak, kirli kokular gelen propagandaların oyununa gelmemek gerekir. Cımbızlanan kareler ve cümleler büyük fotoğrafı vermemektedir. Doğu’ya ve İslamlaşmaya doğru gittiği iddia edilen bir Türkiye’nin neden halkı Hristiyan olan Gürcistan ile de çok yakın bir işbirliği içerisinde olduğu, Balkanlar’da etnik veya dini bağları olan gruplar haricinde NATO’nun dahi cezalandırdığı Sırbistan ile neredeyse stratejik işbirliği seviyesine yaklaşan anlaşmalar imzaladığı üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Aynı dönemde Türkiye’nin neden Ermenistan ile kronik hale gelmiş sorunlarını çözmeye çalıştığı, Rusya ile geniş kapsamlı anlaşmalar imzaladığı ve Obama yönetimi ile Türkiye’yi çevreleyen bölgeler konusunda önemli ölçüde aynı vurguların yapıldığı üzerine düşünülmelidir.

Bölgesinin Vicdanı

Türk dış politikası ile ilgili eksen kayması tartışmasını yürütenlerin es geçtiği en önemli gerçeklerden biri de Türkiye’nin ‘Doğu’yu Batı’dan okuma’ huyundan vazgeçmiş olduğu gerçeğidir. Uzun yıllar Beyrut’u, Şam’ı, Bağdat’ı ve Bakü’yü Londra, Washington ve Paris üstünden okumaya alışmış olanların şaşkınlığının sonucudur eksen kayması tartışmaları. Aradaki sanal duvarların kalkması sonucunda Türkiye’nin yakın coğrafyasının sorunlarıyla doğrudan yüzleşmesini ve kendi çözüm önerileriyle sorunun değil, çözümün bir parçası olma iradesini ‘eksen kayması’ olarak yorumlayanlar değişen Türkiye’yi eski alışkanlıklarla okumaktadırlar.

Evet, bugün Türkiye daha fazla Ortadoğu’da, daha fazla Kafkaslar’da, daha fazla Balkanlar’da ve daha fazla Afrika’dadır; ancak bu Batı’dan vazgeçilip Doğu’ya kayılması değil, uzun yıllar ihmal ettiği Doğu’nun hatırlanmasıdır.

Türkiye dostlarına yanlışlarını hatırlatabilecek ve onları ikaz edebilecek açık yürekliliğe ve yakınlığa sahiptir. Türkiye bu anlamda bölgesinin vicdanıdır.[1] Nitekim Cumhurbaşkanı Gül’ün USAK dersindeki ifadesiyle, Türkiye “etik bir dış politika” yürütmektedir. Türkiye’nin, bölgesindeki dostlarına doğruları kadar yanlışlarını da söyleme açık yürekliliğini göstermesi, bölgedeki kronik sorunların temelinde yatan ikircikli yaklaşımların tedavi edilmesi bakımından son derece önemlidir. Türkiye bölgesinde bu ilkeli tavrıyla daha şimdiden Ortadoğu sokaklarında halk diplomasisi bazında önemli bir başarı elde etmiştir.

Her ne kadar İsrail yönetimi veya onunla hareket eden Batı’daki bir kısım yazarlar Türkiye’yi suçlamayı yeğleseler de Türkiye’nin İsrail’e yanlışlarını hatırlatmasının sadece Filistinlilerin veya Arapların değil aynı zamanda insaf sahibi İsraillilerin de desteğini aldığı kuşkusuzdur. Son tahlilde, Türkiye İsrail’in suyunu kesiyor ya da İsrail’e ticari bir ambargo uyguluyor değildir; tam tersine İsrail halkının gelişmesi için siyaset, ekonomi ve turizm dâhil birçok alanda önemli bir çaba ortaya koymaktadır. Bunun yanında bu kadar yakın işbirliği içerisinde olduğu ülkenin özellikle terörle mücadelede aşırı güç kullanımı ve insan hakları ihlallerini eleştirmekte, bunların düzeltilmesi yolunda da çaba sarfetmektedir. Hatta Türkiye İsrail’in güvenliğine katkıda bulunmak amacıyla Filistin bölgesinde başta fabrikalar olmak üzere yatırımlarda bulunmakta, Filistin polisinin evrensel değerlerde yetişmesi için ülkesine öğrenci kabul etmekte ve Filistin’in İsrail’in güvenlik hassasiyetleri konusunda da dikkatini çekmektedir.

Dönüştüren Güç

Türkiye’nin “bölgenin vicdanı” olma konusunda ne kadar kritik ve hayati bir görev üstlendiği bu kısa örneklerde bile görülmektedir. Bunu eksen kayması ile değil, Türkiye’nin dış politikası ilkeleriyle anlamaya çalışmakta büyük yarar vardır.

Türkiye’nin Doğu ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmesine yönelik eleştiriler onun çevresini değiştirebilme gücüne olan inanç eksikliğinden de kaynaklanmaktadır. Bu noktada Cumhurbaşkanı Gül dış politika bağlamındaki konuşmasında, ‘Türkiye’de çok sesliliğin ve özgür tartışma ortamının Türkiye’yi her geçen gün ne kadar güçlü kıldığını ve farklı görüşlerin ortaya çıkmasının Türkiye’nin arkasında itici bir güç olarak önemini’ vurgulamıştır. “Türkiye’nin ana arterleri çok sağlamdır. Temel düşünceleri çok sağlamdır” diyerek Türkiye’nin rastgele sağa sola savrulan, sabahtan akşama fikir değiştiren, pusulası şaşmış bir ülke olarak tanımlanamayacağını ve Doğu’ya gidişin Batı’dan kopuş, Güney’e gidişin ise Kuzey’den ayrılma anlamına gelmediğini ortaya koymuştur.

Bu yönelim ve açılımlar Türkiye’nin bölgeden kaçış yerine bölgenin vicdanı olması, bölgesini dolaylı olarak Batı üzerinden okumak yerine doğrudan kendi durduğu yerden, kendi merkezinden okumaya başlamasının tabii bir sonucudur. Bunlar Türkiye’nin oluşturduğu büyük ekonomik değeri, müteşebbis gücünü, çıtasını yükselttiği çoğulcu demokrasisini bölgesine taşıma noktasındaki kararlılığını ve bunun arkasındaki güçlü orta sınıf, aydın birikimi ve halk desteğini de ifade etmektedir. Gelişmeleri bu şekilde okuyamayanların basit, kolaycı ve tekdüze tanımlamalara gitmeleri, kestirme analizleri, özgüvenden uzak bakış açıları veya Batı merkezci değerlendirmeleri Türkiye’nin bugünkü bulunduğu noktayı anlamak ve gerçek fotoğrafı ortaya koymaktan çok uzaktır.

*Bu yazı ilk olarak 09 Kasım 2009 tarihinde Star Gazetesinde yayınlanmıştır. Yazıya elektronik ortamda aşağıdaki adresten de ulaşılabilir. http://www.stargazete.com/acikgorus/turkiye-eksen-degistirmiyor-eksenini-genisletiyor-haber-224122.htm

TDP’nin Geleceği ve Çakıcı’nın Tarihi Sınavı




Doç. Dr. Mehmet HASGÜLER,USAK AB Araştırmaları Merkezi

Üçüncü yazı ile sosyal demokrat hareketin evrimini incelediğimiz seriyi bugün tamamlıyoruz.

Tarihi Kırılma Noktası ve İspanya’daki İkinci Protesto

Kıbrıslı Türkler açısından Aralık 2003 seçimleri tarihi bir kırılma noktasıydı. Bu dönemde Annan Planı ortaya çıkmış, Türkiye’de Ak Parti’nin Kıbrıs sorununda eskiden kopuş politikaları hayata geçirilmeye başlanmıştı. Akıncı üst üste hayal kırıklıklarının ardından bir süreliğine devrettiği parti başkanlığı görevini BMBP’nin asli unsurlarınca örgütlenen ve TKP ile solda CTP dışındaki partileri bünyesinde toplayan “Barış ve Demokrasi Hareketi” ile yeniden devralmıştı. CTP’ye hakim Kliğin yan çizmesi ile barış ve uzlaşma isteyen “solda birlik” hayali suya düşmüştü. Böylece BDH, olabilecek en iyi ikinci alternatif olarak Platform’un misyonunu sürdürme çabasıydı. 2003 seçimlerinin propaganda sürecinde bir yandan radikal bir söylem benimsenmiş, öte yandan ‘radikalizmden marjinalizme’ geçişin engellenebilmesi için Mehmet Çakıcı ve Halil Sadrazam gibi yeni isimler BDH kadrosuna katılmıştı. Akıncı’nın 2003 seçimleri öncesinde İspanya’da AK Parti lideri Erdoğan’ın da hazır bulunduğu bir platformda sarf etmiş olduğu sözler kendi tabanında bir kahramana dönüşmüştü. Fakat Türkiye ile olan ilişkilerin sivil halkasının da yitirilmesine yol açmıştı. Aralık 2003 seçimlerinde BDH, %14 oy oranı ve 6 milletvekili ile azımsanmayacak başarılı bir sonuç almıştı. Ancak, seçilenler TKP geleneğinin özünü oluşturan kadrolardan değil, yeni ve parti kökenli olmayan kişilerden oluşması, Akıncı’nın TKP’ye sahip çıkmak yerine BDH’yı tercih eden tavrı ile birleşince büyük bir kırılma yaşandı. Sonuçta oluşumun gelenekçileri TKP’ye rücu ederken, Akıncı yeni isimlerle BDH’da partileşme yolunu seçti.

Akıncı: Tek Başına İktidar

Öyle ki, Nisan 2005’e gelindiğinde TKP, başka bir sol partinin seçim ittifakı ve desteğine rağmen barajın çok altında, marjinal bir oy alabilmişti. BDH ise sadece Mustafa Akıncı’nın seçilebildiği bir noktaya gelmişti. Artık yılların sosyal demokrat partisi TKP ve onun ardılı BDH’nın varlığından sadece Lefkoşa’da söz edilmekteydi. Üst üste bölünmeler, köklü partililerin küskünlük ve ardından partiden kopuşları ile sosyal demokrat hareket kurulduğundan bu yana en kara günlerini yaşıyordu. Aslında bu dönemde bir ara mecliste 25 milletvekiline ulaşan CTP, Akıncı desteği ile hareket edebilir, bir hükümet kurabilirdi. Ancak Kliğin bir kere daha tercihini Serdar Denktaş’tan, ardından da UBP’den ve DP’den karga tulumba koparılanlardan yana kullanmasıyla BDH’nın politik iktidar üzerinde olası etkinlik şansı da ortadan kaldırılmış oldu.

Toplumcu Demokrasi Partisi ve Nisan 2009 Seçimleri

Sosyal demokrat hareketin partisel anlamda neredeyse bir yok oluş sürecine girişi elbette kabul edilemezdi. Bunun için BDH ve TKP uzun ve sancılı bir birleşme çabasına yöneldi. Çabalar 2007 yazında iki partinin Toplumcu Demokrasi Partisi adıyla birleşmesi ile sonuçlandı. Yeni Parti’nin başına nice badirelerden sonra Meclis’te tek başına kalmış Mustafa Akıncı’nın yerine Mehmet Çakıcı getirilmişti. Partinin yeni ismi bir yandan kendisini oluşturan iki unsuru içerirken, öte yandan Türkiye’de Komünist Parti ile benzeşen kısaltmadan da böylelikle yakasını kurtarmış olacaktı. Birleşmenin ve yeni bir kadro ile çalışmanın sıkıntılarından ve maddi imkanların kısıtlı olmasından muzdarip TDP, kuruluşundan kısa bir süre sonra kendisini seçim atmosferinde buldu. Ancak, genç ve nitelikli kadrosunu seçim öncesinde Raşit Pertev ile güçlendiren parti, seçimlerde umut edilen başarıyı elde edemedi. Aslında Lefkoşa merkezde üçüncü parti olmayı başararak ikinci milletvekilliğini kılpayı kaçıran TDP, Lefkoşa’nın yanında zar zor bir milletvekili de Mağusa’dan çıkardı. Buna karşılık diğer seçim bölgelerinde parti, kayda değer bir başarı gösteremedi.

Sorulması Gereken Sorular

CTP’nin Klik elinde büyük bir çöküşe uğradığı 19 Nisan seçimlerinde TDP niçin bir sıçrama yapamadı? Solun adresi neden tekrar TDP olamadı? Genç kadrosunun yüksek niteliklerine rağmen TDP niçin toparlanamamaktadır? Parti niçin Asım İdris ve Meltem Onurkan Samani gibi genç, dinamik ve toplumda saygınlık kazanmış genel sekreterlerini görevde ve hatta partide tutamamış ve görev yeniden bir “eski tüfek” parti emektarına emanet edilmek zorunda kalındı? Parti’nin seçim sürecinde toparlamayı başardığı kadro ne olmuştur da seçim sonrasında kurultaya kadarki kısa sürede dağılmıştır? Sorulması gereken en kritik sorular bunlardır.

Kitle Partisi mi, Kadro Hareketi mi? Ya da Parti Lideri mi, Kitle Önderi mi?

Yazı boyunca yayılmış çeşitli saptamaları özetleyelim. Birincisi, partinin genç kadrolara açılımı tekrar sağlanabilmelidir. 19 Nisan seçimlerinde bu konuda bir ivme kazanıldığından da bahsedilebilir. Gerçekten Soğuk Savaş sonrası dönemde parti bir bocalama evresi geçirmiştir. Ardından ‘radikalleşmeden marjinalleşmeye’ varan söylemler ile yeni kadroların merkeze kayma talebi arasında sıkışan parti hem eski kadrolarını kaybetmiş hem de yeni kadroları kazanamamıştır. Bu sebeple ne eskisi gibi bir kadro hareketi kimliği korunabilmiş, ne de geniş tabanlı bir kitle partisine dönüşebilmiştir. İkincisi, kuruluş yıllarındaki lider kadronun zenginliği ne yazık ki ilerleyen yıllarda korunamamıştır. Akıncı, bir yandan karizması ile ön planı çıkarken, öte yandan partinin ihtiyaç duyduğu nitelikli ekibi kurmakta zorlanmıştır. Hatta Akıncı’nın lider karizmasının ekip bilinci ile desteklenememiş olmasının partinin çökme noktasına gelmesinde büyük etkisi olduğu da söylenebilir. Akıncı’nın karizmasına sahip olmayan buna karşılık çalışkanlığı ile dikkat çeken yeni Başkan Çakıcı’nın ise ekip kurmada Akıncı’nın yapmış olduğu hatalara düşmemesi gerekmektedir. Çakıcı parti lideri olmuştur ve ilk sınavda TDP’yi barajın üstünde tutarak zor da olsa ayakta durmayı başarmıştır. Ancak parti liderliğinden kitle önderliğine giden yol uzun ve meşakkatlidir. Bu konuda eski ve deneyimli kadrolarla genç ve dinamik kadronun uyumlu ilişkisi Çakıcı’nın başarısında belirleyici olacaktır. Kıbrıslı Türklerin sosyal demokratlara ihtiyacı vardır. Ancak TDP’nin demokrasi ve katılımcılık ilkelerini saydam bir parti teşkilatıyla behemehal hayata geçirmesi şarttır.

Kimlik Krizi

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte TKP kimlik krizine düşmüştür. TKP’den önce BDH’ya sonra TDP’ye dönüşümünde özgün bir “sol” söylem geliştirilememiş, partinin kendine ait markalaştırdığı bir fikir çatısı kurulamamıştır. Parti’nin ‘keskin’ sol kanadı sınıf mücadelesinden Kıbrıs ulusalcılığına dönüştürdüğü radikal söylemiyle partiden koparak Yeni Kıbrıs Partisinde yeniden örgütlenmiştir. CTP’de hakim Klik politik konumlanışta “liberal sol” cenahı tutmuş, dahası TKP’den oy koparmak için büyük çaba göstermiştir. Klik tarafından hayatını adadığı CTP’den kovulan Özker Hoca ve ekibi YKP ile denediği birliktelikten sonra BDH çatısına girmiş, hatta bu ekip 2003 seçimlerinde BDH saflarından bir milletvekilliği kazanmıştır. Ancak süreç içinde bu kanat da BDH’dan ayrılmıştır. Benzer durum Sosyalistler için de geçerlidir. Geriye “başkaları ile ortak hareket eden,” ancak kendi özgünlüğünü düşünsel ve ardından sandık düzeyinde yitirmiş bir parti kalmıştır.

Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin Önemi: Ne Yapmalı?

Şu anda görev Çakıcı’ya düşmektedir. “Küskünler” derhal barıştırılmalı ve gençlerle eskiler arasındaki köprü inşa edilmelidir. Kritik dönemeç Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. TDP kendi adayını çıkarırsa Klik tarafından “oyları bölmekle” suçlanacaktır. Öte yandan TDP kendi adayı ile hareket etmezse, bu sefer de kimlik buhranının yarattığı çöküş dibe vuruş ile sonuçlanacaktır. Aday çıkarılmaması durumunda oyu ve gücü ortaya konulamayan, seçim atmosferini kendi kadrolarını toparlamak için değil, “başkasını” seçtirmek için kullanan bir TDP’yle karşı karşıya kalırız. Öyle ki TDP’nin politik geleceği, tercihini asla TDP’den yana kullanmamış CTP’deki Klik’in insafına kalır. Kaldı ki Talat’ın müzakere sürecinde TDP’yi dışlayan tutumu özellikle dikkat çekicidir. Örneğin teknik komiteler ve çalışma grupları kurulurken, Kıbrıs’ta çözüm ve barış adına zamanında belki Talat ve Klik’ten bile daha çok emek vermiş insanlar tamamen dışlanmıştır. Bir Mustafa Akıncı’nın yönetim ve güç paylaşımı, Halil Sadrazam’ın güvenlik ve garantiler veya Önder Konuloğlu’nun sosyal yaşam ve sendikal alandaki tecrübeleri yok sayılmıştır. Çakıcı ve ekibinin emek vererek ortaya koydukları alternatif öneri ise sağır kulaklarda erimiştir. Sonuçta Nisan 2010 seçimleri ve ardından yerel seçimler birlikte düşünüldüğünde son derece kritiktir. TDP, önümüzdeki bir yıl içinde ya kimliğini ortaya koyarak “alternatif” olduğunu kanıtlayacak veyahut başkalarının yaptığı marjinal eylemlere “destek” veren tali bir unsur olarak kalacaktır. İşte Çakıcı’nın önünde duran, kendisini “parti başkanlığı”ndan “toplumsal liderliğe” taşıyacak büyük sınav da budur...

Türkiye niçin 'her tarafa doğru' gidiyor?

Cengiz ÇANDAR, Radikal

İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband ile önceki akşam İstanbul’da çok dar katılımlı bir yemekte beraberdim. David Miliband, 44 yaşında, cin bakışlı, İngiltere’nin gelecek başbakan adaylarından biri. Polonyalı Yahudi kökenli ve ünlü Marksist kuramcı Ralph Miliband’ın oğlu. Ankara’da Ahmet Davutoğlu ile 3 saat, Tayyip Erdoğan’la 1 saat olarak tasarlanmış görüşmelerinden önce ‘Türkiye nereye doğru gidiyor?’ sorusunu araştırıyordu.

Bu soru son günlerde Transatlantik sisteminin iki yanında, ABD ve Avrupa’da sıkça sorgulanıyor. Amerikan ve Avrupa basınına bu konu ile ilgili yazılar yağmur gibi iniyor.

David Miliband, Türkiye’nin AB katılımının en hararetli destekçilerinden biri. Gece boyu bizi dinledikten sonra vardığı sonuç, ‘Avrupa’nın Türkiye’yi daha güçlü biçimde kucaklaması gerekiyor’ oldu.

David Miliband ile buluşmadan birkaç saat önce Ankara’da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün USAK’ın (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) gerçekten iyi ve uzak görüşlü bir düşünce kuruluşuna yaraşık yeni binasının açılış töreninde ‘Yeni Dönemde Türkiye’nin Dış Politikası’ başlıklı konuşmasını dinlemiştim.

Cumhurbaşkanı Gül, konuşmasının ilk bölümünde söz konusu tartışmalara değinme gereği duydu.

‘Burada özellikle vurgulamak istediğim, bazılarının, özellikle son dönemlerde ‘Türkiye nereye gidiyor?’, ‘Türkiye doğuya mı gidiyor?’, ‘Türkiye hangi istikametlere gidiyor?’, sanki Türkiye şaşırmış, denizin ortasında dalgalara göre sürüklenen bir ülke gibi algılamalarıdır’ dedi ve devam etti:

“Hiç böyle değildir... Türkiye’nin ne yaptığı bellidir... Türkiye, tabii ki hem doğuya hem batıya hem kuzeye hem güneye, her tarafa gitmektedir.”
Abdullah Gül, ‘önemli olan nokta’ olarak ‘Türkiye’nin değerleri hangi istikamette gitmektedir’ sorusunu ortaya atarak, bu ‘istikâmeti’ demokratik değerler, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, şeffaflık, hesap verebilirlik, kadın-erkek eşitliği, serbest piyasa ekonomisinin işlerliği olarak tanımladı.
Türkiye, gerçekten bu ‘yön’e doğru yol alıyorsa, sorun yok demektir.

***

Yine de Türkiye’nin dış politikasının son dönemde özellikle Ortadoğu’daki olağanüstü hareketliliği, Batı’da kaşları havaya kaldırıyor ve ‘Türkiye nereye gidiyor?’ sorularının altı çizilerek sorulmasını engellemediği gibi, tersine bunu teşvik ediyor.

The Economist, Türkiye’nin, kendi deyimiyle ‘yeni, doğuya doğru bakan dış politikası’nın kökleri olarak kaydettiklerini bir kez daha hatırlayalım:
“Türkler şimdi tüccarların ve diplomatların iyi niyetli giysileriyle tekrar Ortadoğu’dalar. Coğrafi yakınlık, Türk ekonomisinin gücü, onlarca yıl laiklik dayatmasından sonra İslami duyguların canlanması, Avrupa Birliği’ne katılma görüşmelerinin ayak sürümesinden duyulan can sıkıntısı göz önüne alınırsa, doğaldır. Gerçekten, Türkiye’nin Ortadoğu taarruzunun ivmesi adeta bir istila boyutunu almıştır ama bu barışçıl türdendir.”

İ-Stock Analysis adlı bir ulusla-rarası borsa ve uzmanlık yayınında Steve Clemont imzalı ‘Understanding Turkey’s Foreign Policy’ (Türkiye’nin Dış Politikasını Anlamak) başlıklı yazı, The Economist’in değerlendirmelerinden yola çıkarak, bunları daha da ileri götürüyor ve Türkiye’nin Ortadoğu’da ABD’den de giderek ‘özerkleşen’ ve ‘bağımsızlaşan’ dış politikasına olumlu biçimde anlam yüklüyor.

Aslında birçok Türk’ün de kafasını karıştıran son dönem Türkiye dış politikasının anlamlı ipuçlarını, Avrupa’nın en parlak stratejik beyinlerinden biri olan eski Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in önceki gün Radikal’de yayımlanan ve Berlin Duvarı’nın yıkılışı yani Soğuk Savaş’ın sona ermesinin 20. Yıldönümü nedeniyle kaleme aldığı ‘Dünyanın güç terazisi altüst oldu’ başlıklı yazısında bulmak mümkün.

O yazının özellikle şu bölümünde:

“9 Kasım 1989 sadece Soğuk Savaş’ın bitişinin değil, yeni bir küreselleşme dalgasının başlangıcının da habercisiydi. Bu yeni dünya düzeninin gerçek kazananları yükselişteki büyük ülkeler, en başta da Hindistan ve Çin. Bu ülkeler küresel ekonomik ve siyasi gelişmelerin rotasını giderek belirler hale geliyorlar.
Sanayileşmiş Batı ülkelerinin kulübü mahiyetinde G8 artık geçmişte kaldı; onun yerini, yeni dünya düzenindeki iktidar paylaşımının formülünü bünyesinde barındıran G20 aldı:

O formülün adı G2, yani ABD ve Çin.

Bütün bu değişimler gücün Batı’dan Doğu’ya, Avrupa ve Amerika’dan Asya’ya dramatik biçimde kaymasının yansıması. Muhtemelen önümüzdeki 20 yıl içinde 400 yıllık Avrupa merkezcilik sona erecek.”

Şimdi gelin bunu Türkiye’nin ‘yeni dış politikası’na tercüme edelim:

Türkiye, bir G20 üyesi.

Türkiye’nin bu yeni kimliği ile güttüğü dış politika ise ‘gücün Batı’dan Doğu’ya, Avrupa ve Amerika’dan Asya’ya dramatik biçimde kaymasının yansıması. Türkiye bakımından bu ‘kayma’ kendisini öncelikle Ortadoğu’da, daha sonra İran ve Kafkasya üzerinden Afganistan-Pakistan eksenine ve Türki cumhuriyetlerin yani Orta Asya’nın enerji ve ticaret alanlarına, yeni ‘İpek Yolu’ güzergâhına doğru yönelmesinde gösteriyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ‘Türkiye tabii ki hem doğuya hem batıya, hem kuzeye hem güneye, her tarafa gitmektedir’ sözlerini de bu çerçeve içinde anlayabiliriz.’

***

Buradan anlamamız gereken bir önemli ‘şey’ daha var: İsrail ile ilişkilerin soğuması. Türkiye bir ‘bölgesel güç’ haline doğru, hem kendi dönüşümü ve hem de ‘muhtemelen önümüzdeki 20 yıl içinde 400 yıllık Avrupa merkezcilik’in sona ereceği uluslararası dinamiklerin etkisiyle yol aldıkça, İsrail ile ilişkilerinin ‘eski seyrinde’ olması imkânsızdı.

İsrail, ‘Avrupa merkezli’ ulusla-rarası sistemin ‘Amerikan koruması’ altında varlığını sürdüren bir ‘bölgesel antite’. Dolayısıyla ‘sistemik’ değişimin sinyalleri, Türkiye-İsrail ilişkilerinin eski kalıbında bulunmasına engel. Türkiye-İsrail ilişkilerinin geldiği noktayı, Tayyip Erdoğan’ın ‘ideolojik yanı’, ‘kişiliği’ ‘sinir sistemi’ gibi sübjektif unsurlardan arındırarak ‘objektif ölçüler’ içinde değerlendirirseniz, varacağınız mantıklı sonuç budur.

Nitekim, Türkiye-İsrail ilişkileri konusunda uzman bir isim olan Barry Rubin, ‘Türk-İsrail İttifakı Sona Ermiştir’ başlıklı yazısında Türkiye’nin İsrail’e karşı aldığı tavra ABD’nin fazla ses çıkartamayacağına işaret ederek şunları belirtiyor:

“Özellikle sorgulanması gereken bu konuyla ilgili ABD açısı. AKP rejimi, ABD çıkarlarıyla işbirliği yapmıyor ve saygı göstermiyor; ama ve bu davranışından ötürü bir fiyat ödemediği için gıpta edici bir konumda. Bu durum Bush yönetimi döneminde ve Irak’ın 2003’teki işgaliyle başladı ama Obama yönetimi döneminde daha da gelişti. Yeni Başkanı Türkiye’yi modern, ılımlı bir İslam ülkesi olarak gördüğüne ve herhangi bir kimseye baskı uygulamakta isteksiz olduğuna göre, Beyaz Saray, Türkiye’yi yaptıklarında serbest bırakmış oluyor.

AKP, dolayısıyla, Ankara’nın Washington nezdindeki konumunu sürdürebilmek için artık İsrail’e ihtiyaç duymuyor. Bir yandan Amerika nezdindeki statüsü güvenli, diğer yandan İsrail bağlantısı Türk rejimi için daha az önemde.

İsrail ise Ankara’nın kendisine yönelik hasmane hatta hakaretamiz tutumuna ilişkin maliyet çıkartmak bakımından iyi bir konumda değil. İsrail’in siyasi karar vericileri özel ilişkinin son bulduğunu biliyorlar, bu konuda hayale kapılmıyorlar.”
İsrail’in en çok satan gazetesi Yedioth Aharanoth’da dün bir yazıda ‘Türkiye, zücaciyeci dükkânına giren bir fil gibi davranıyor ve anti-İsrail sloganlar yükseltiyor ve biz burada bunun geçmesini bekliyoruz...

Aslında alevler daha da yükseliyor.

Türkler İsrail’in dayak yemiş karı rolünü kabullenmiş olduğunu öğrendiler’ cümlesi dikkat çekiyor. Bu ‘yorum’, ilişkilerin uğradığı dönüşümün yapısal özelliklerine ilişkin yukarıda alıntıladığımız Barry Rubin’in verdiği ‘hüküm’ün bir başka dille telâffuz edilmesinden başka bir şey değil.

Yine de birçok Türk, ‘yeni’yi anlamakta zorlandığından, kafaları karıştığından Türkiye’nin İsrail ve İran ile ilişkilerinde son dönemlerde ortaya çıkan manzarayı anlamakta ve bunu anlamlandırmakta zorlanıyorlar.

Demek ki, bu konuya sürekli dönüp, neyin niye olduğunu ve başka türlüsü olamayacağından öyle olduğunu anlatmaya devam edeceğiz...

09 Kasım 2009 Pazartesi

Türkiye'deki Think Tank Kültürü Üzerine Bir Değerlendirme



Doç. Dr. Sedat Laçiner

*** Bu yazı USAK Başkanı Doç. Dr. Sedat Laçiner'in 4 Kasım 2009 tarihinde Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül'ün ve çok sayıda seçkin konuğun katılımıyla gerçekleştirilen USAK Evi açılış töreninde yaptığı konuşmanın metnidir ***

Dünya, bugünkü anlamda think tanklarla, yani düşünce araştırma kuruluşlarıyla 19. yüzyılda tanıştı.

Türkiye’de bir düşünce kuruluşunun bu anlamda ortaya çıkması ise tam 144 yıl sonra gerçekleşti: Bir üniversite bünyesinde son derece mütevazı şartlarda kurulan bu ilk denemenin gerçek anlamda etkili think tanklara dönüşmesi için bir çeyrek asır daha beklemek gerekti.

Kısacası bu işte bir hayli geciktik. Şu an yeryüzünde 5.000’den fazla think tank var. Bunların yarısı ABD’de. Think tankların neredeyse tamamına yakını dünya siyasetinde aktif rol alan ülkelere ait. Başka bir deyişle düşünce kuruluşlarının sayı ve niteliği ile gelişmişlik arasında doğrudan bir ilişki var.

Ülkemizde kâğıt üzerinde 50 civarında think tank görünüyor. Fakat fiiliyatta sayı 5’e, 6'ya kadar düşüyor. Bunların imkânları da son derece kısıtlı. Hepsini topladığımızda orta büyüklükte bir Amerikan düşünce kuruluşunu dahi yakalayamıyoruz. Bir örnek verecek olur isek Brookings’in yıllık bütçesi 100 milyon dolar civarında. Bu rakam Türkiye’de bazı bakanlıkların bütçesinden dahi fazla. ABD’de bu sektörde çalışan kişi sayısı 50.000’in üzerinde, Türkiye’deki rakamı söylemek dahi istemiyorum.

Kısacası çok geç kaldık, çok geride kaldık. Fakat bunu dahi tam anlamıyla fark edebilmiş değiliz.

Düşünce üretiminin ne kadar önemli olduğunu idrak edemez ve hızla açığı kapatamaz isek başkalarının inşa ettiği dünyalarda yaşamaya mahkûm oluruz.

Kendi kelimelerimizi, kendi kavramlarımızı üretemez isek sadece bağımsızlığımız, huzurumuz istikrar ve kalkınmamız değil, akıllarımız da başkalarının işgali altına girebilir.

***

Eğer bugün bir otomobil veya tekstil üretim merkezini, yani fabrikasını açıyor olsaydık burada ne yaptığımızı daha kolay anlatabilirdim. Fakat bizler burada sadece düşünce üretiyoruz. Bir de düşünce üreten düşünceleri ve düşünce üreten insanları üretiyoruz.

Bilim dünyasının emilmesi güç fikirlerini uygulama sahasına ve kamuoylarına aktarıyoruz.

Evrensel standartlarda yerli düşünce üretimini gerçekleştiriyoruz.

Henüz think tank kelimesinin ne anlama geldiğinin dahi sorgulandığı bir ülkede kendimizi anlatmamız oldukça zor oldu ve hala da o zorluğu yaşıyoruz. Fakat bir açıdan çok şanslıyız: Bu ülkede gelişmenin sadece makine üretmek ya da turizm olmadığını, asıl gelişmenin fikri gelişme ve olgunluk olduğunu bilen bir Cumhurbaşkanımız da var.

***

Bizler bu işe bir hayalle başladık.

3 akademisyen “bizim neden bir düşünce üretim merkezimiz yok”, “neden bir Chatham House’umuz yok” diye başladık.

Gördüğünüz üzere hayal adım adım gerçeğe dönüşüyor.

İlk gün burayı kurarkenki gözlerimizdeki parıltı ve heyecanı unutmamız mümkün değil.

Bu arada bir noktanın altını özenle çizmek isteriz ki bizler bu işin think (düşünce) kısmının tank (bina) kısmından çok daha önemli olduğunun bilincindeyiz.

Bizler kurumların bina anlamına gelmediğini çok iyi biliyoruz. Kurumlar kalıcı ve düzenli hale gelmiş insan ilişkileridir, yoksa beton veya çimento değil. Bu bina inşaat olarak Türkiye’ye yaraşır bir bina olduğu kanaatindeyim, ancak binadan çok daha önemlisi içindeki insanlar. İşte bu yüzden USAK’ı kurarken ilk iş olarak inşaata başlamadık. Önce insanı inşa etmeye çalıştık, ardından binası geldi.

Bundan sonra da bizler için insan, betondan, demirden daha önemli olacak.

Düşünceyi üreten insanlarla burada tüm dünyanın iyiliği için Türkiye yaklaşımını geliştirmeye çalışacağız. Türklerin yokluğunda dünya çok çekti, artık Türkler de düşünce alanında ellerindeki hazineleri dünya ile paylaşsınlar istiyoruz. İşte USAK'ı bu yüzden kurduk.


*** Bu yazı USAK Başkanı Doç. Dr. Sedat Laçiner'in 4 Kasım 2009 tarihinde Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül'ün ve çok sayıda seçkin konuğun katılımıyla gerçekleştirilen USAK Evi açılış töreninde yaptığı konuşmanın metnidir ***

08 Kasım 2009 Pazar

Cumhurbaşkanı Gül Ders Verdi


DHA

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) binasının açılış törenine katılan Cumhurbaşkanı Gül 04 Kasım 2009 Çarşamba günü, 'Yeni Dönemde Türk Dış Politikası' başlıklı ders verdi.


“TÜRKİYE YÖNÜNÜ ŞAŞIRMADI"

Son dönemlerde Türkiye'nin dış politikasıyla ilgili yapılan eleştirilere değinen Cumhurbaşkanı Gül, "Burada bir kez daha altını çizmek istediğim şey şu, bazılarının, özellikle son dönemlerde 'Türkiye nereye gidiyor', 'Türkiye doğuya mı gidiyor', 'Türkiye hangi istikametlere gidiyor', sanki Türkiye şaşırmış, denizin ortasında dalgalara göre sürüklenen bir ülke gibi algılamalarıdır. Hiç böyle değildir. Gayet açık söyleyeyim. Türkiye'nin ne yaptığı bellidir. Gayet dikkatli bir şekilde, ne yapılıyorsa Türkiye'de öyle yapılmaktadır. Türkiye, tabii ki hem doğuya hem batıya hem kuzeye hem güneye, her tarafa gitmektedir. Önemli olan nokta şudur, Türkiye'nin değerleri hangi istikamette gelişmektedir. Onun dışında yazılan yazıların bazılarının iyi niyetli olarak olduğu kanaatindeyim. Bazılarında kıskançlık olduğu kanaatindeyim. Türkiye'nin bu konumunu ve davranışını... Bazılarının da bilgisizlikten yaptıkları kanaatindeyim. Yani çeşitli çok eksantrik bazen düşünceleri okuyorum bazı makalelerde, yazılarda. Bunların hiçbiri geçerli değildir. Türkiye ne yaptığını biliyor" dedi.

ERMENİSTAN İLE YAPILAN PROTOKOL

Ermenistan ile başlatılan sürecin olumlu bir şekilde neticelenmesi temennisinde bulunan Cumhurbaşkanı Gül, "Karabağ konusunda tabii ki çeşitli tartışmalar var. Ama Azerbaycan'ın işgal altında olan topraklarının Azerbaycan'a ait olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bu konuda Ermenistan'ın da herhangi bir iddiası zaten söz konusu değildir. O bakımdan, çalışmaların özellikle bu işgal altındaki toprakların bir an önce boşaltılması yönünde yoğunlaşması inanıyorum ki oradaki birçok sorunu da daha kolay bir şekilde çözecektir" diye konuştu.

GÜÇLÜ ORDU, GÜÇLÜ TÜRKİYE

Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye'nin ekonomisinin güçlenmesinin ardındaki en önemli sebebin demokratik reformlar olduğunu belirterek şunları söyledi:
"Hiç şüphesiz ki her zaman gurur duyduğumuz Türk Silahlı Kuvvetleri(TSK), Türkiye'nin gücüne daima güç katmaktadır. Türkiye'nin kazanılması gereken bir dost olduğunda da TSK'nın ne kadar önemli bir rol oynadığını güvenlik güçlerimizin ne kadar rol oynadığının da burada altını çizmek isterim. Eğer Türkiye'nin demokrasisi, ekonomisi, Silahlı Kuvvetleri güçlü olmasa tabii ki dış politika açılımlarını yapmak, dışarıda başarılı olmak da mümkün değildir. Onun için her şey önce içeriden geçmektedir. Bunu sağlamak da başkasının da bizim kendi sorumluluğumuzdur. İnanıyorum ki Türkiye'deki tartışmalar Türkiye'yi daha güçlü yapma yolunda gelişmektedir, gelişecektir ve bunun faydasını hem kendi halkımız hem de çevremizdekiler görecektir."

AB İLE İLİŞKİLER

Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde herhangi bir sapmanın olmadığına da dikkat çeken Cumhurbaşkanı Gül, sözlerini şöyle tamamladı:

"Bu konuda, zaman zaman hoş olmayan söylemleri, direkt veya dolaylı şekilde duyuyoruz. Aslında bunları ciddiye almıyoruz. Bunlar Türkiye'yi rayından çıkarmak için söylenen şeylerdir. Ancak Türkiye rayından çıkmayacaktır. Bunu kesinlikle söylemek isterim. Çünkü hukuki temel çok sağlamdır, hukuki müktesebat çok sağlamdır. Türkiye, müzakerelere başlamıştır. Türkiye, kriterleri yerine getirdiğinde tabii ki tam üyelik de gerçekleşecektir. Ayrıcalıklı üyelik, sınırlı üyelik gibi şeyler zaten AB kavramı içerisinde değildir. Türkiye, dış politika, güvenlik, gümrük birliği konularında AB ile ortak. Bunun ötesini seslendirmek sadece retorik olur, bunun ötesini seslendirmek sadece güçlü bir Avrupa'nın geleceğine inançsızlık olur. Türkiye müzakere süreci içinde kendi üzerine düşenleri yapacaktır. AB'de seyredecektir. Bir şey yapmayacaktır. Bazıları, bana 'Avrupa çok yoruldu. Onun için biraz durmak gerekli' diyorlar. Biz Avrupa'nın bir şey yapmasını istemiyoruz ki Avrupa'nın sadece bizi seyretmesini istiyoruz. Yapacak olan biziz, reformları yapacak olan Türkiye. Avrupa yapmayacak, Avrupa sadece seyredecek, bize 'tamam bizim standartlarımıza eriştiniz' veya 'erişmediniz' zahmetinde bulunacaktır."

06 Kasım 2009 Cuma

Neo-Osmanlılık mı, yumuşak güç kullanımı mı?

.


Gülin Yıldırımkaya, Habertürk Gazetesi



04.11.2009



Osmanlı’nın hâkim olduğu coğrafyada Türkiye yeniden egemenlik tesis edebilir mi?

TÜRKİYE’nin Batı kadar Doğu’yu da önemseyen, komşularıyla sıfır problem hedefleyen dış politik hamleleri Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasının ardından daha da belirgin olarak gözleniyor. Bölgenin en önemli gücünün değişen diplomatik tavrı haliyle dünya ülkelerinin de merceği altında. Son dönemde yabancı basında Türkiye’nin yüzünü Doğu’ya döndüğü, Neo-Osmanlı akımının, Osmanlı’nın ihtişamlı günlerine duyulan hasretle gittikçe güçlendiği ve dış politik ilişkilere de yansıdığı yorumları yapılıyor. Türkiye gerçekten Neo-Osmanlı akımının etkisi altında mı, yoksa dış politikasını etkileyen akım günümüz dünyasında birçok devletin etkinliğini artırmak için tercih ettiği hard power (askeri ve ekonomik güç) yerine soft power (kültürel ve diplomatik güç) kullanımı mı? Türkiye’nin bir dönem Osmanlı himayesinde bulunmuş ülkelerin kendi aralarındaki ihtilaflarının da çözüm adresi olduğunu göz önünde bulundurarak konuyu tartışmaya açtık... Güçlü bir rol model olarak bölgede yeniden Türk hâkimiyeti sağlanabilir mi? Son dönemde benimsenen yaklaşım Osmanlı özlemi mi, modern ve akılcı diplomatik hamleler mi?



gulinyildirimkaya@haberturk.com

* Türkiye’nin hâkimiyet arayışı yok, düzenleyici rol oynuyor

Böyle bir coğrafyada tüm yönlere yoğunlaşmakta fayda var. Başkaları yaptığında hak olan şeyleri Türkiye yapınca Osmanlı ile ilişkilendirmek haksızlık

USAK Başkanı Doç. Dr. SEDAT LAÇİNER:





TÜRKİYE’nin Doğu ile ilişkisi, ekonomik alanda olsun diğer alanlarda olsun Fransa’nın, Almanya’nın gerisindedir. Dolayısıyla başkaları için hak olan bir şeyi Türkiye yapınca Osmanlı ile ilişkilendirmek ya da başka türlü değerlendirmek haksızlık olur. İstikameti Batı’ya doğru ama Doğu, Kuzey veGüney’le de ilişkileri belli bir seviyenin altına indirmesi mümkün değil. Böyle bir coğrafyada tek kanatla uçmak mümkün değil, tüm yönlere yoğunlaşmakta fayda var.Türkiye’nin bir hâkimiyet arayışı yok, bölgede bir regülatör (düzenleyici) rolü oynuyor. Bölgenin sorunları çözülmedikçe bu Türkiye’ye de zarar veriyor. Türkiye’nin derdi, bu zararı minimuma indirmek. Artık ne Türkiye Osmanlı, ne de bölge eski bölge.

* Ortada 700 yıllık bir imparatorluğun mirası var

Radikal Gazetesi Yazarı CEYDA KARAN:






NEO- Osmanlı etkisi yorumlarına katılmıyorum ama tüm bu coğrafyayı 700 yıl boyunca yönetmiş bir imparatorluğun mirası var ortada, Cumhuriyet döneminde görmezden gelinmiş olsa da...

Türkiye’nin yapmaya çalıştığı şey eski Osmanlı mirasının hüküm sürdüğü topraklarda, Osmanlı’dan daha farklı bir nüfuz mücadelesi. Ortadoğu’da ticari-ekonomik işbirliğiyle kalkınma odaklı, Osmanlı gibi savaşçı değil daha barışçı bir politika izliyor. Türkiye’nin yaşadığı bu süreç, 70 80 yıldır üzerinde taşıdığı kamburları atma çabasıyla da bağlantılı. Neo Osmanlıcılık kaba bir
tanım, bu tanım üzerinden tartışılmamalı diye düşünüyorum.

Yeni Osmanlılık değil, yeni dünyaya uyum

HABERTÜRK Medya Grup Ankara Temsilcisi MUHARREM SARIKAYA:






TÜRKİYE dünyada geçerli olan bir oyunu kendi bölgesinde oynuyor. Bugüne kadar sert güç kullanan Türkiye, bundan sonra bunu akıllı güce çevirmenin adımını atıyor. Tezkereyle hard power gösterirken, diğer yandan işadamlarını götürerek, demokratik açılım sürecini hayata geçirerek, başkonsolosluk açarak soft power sergiliyor. Tercihi de karşıya bırakıyor ki buna da akıllı güç deniyor. Bence bu, Neo- Osmanlıcılıktan öte, dünyanın yeni koşullarına uyumdur.

O eski dünya artık yok, Türkiye duygusallıkta aşırıya kaçıyor

* Yeni Osmanlılık bir hayalden ibarettir

HABERTÜRK Gazetesi Yayın Danışmanı MURAT BARDAKÇI’nın önceki köşesinden:






OSMANLI kimliği ve kültürü, Cumhuriyet Türkiyesi’nde eski devrin entelektüel çevreleriyle kültürel devamlılık çerçevesinde bağlantısı olan çok dar bir kesimde muhafaza edilirdi ve muhafazanın temelinde siyaset değil, sadece eski devrin unutulmaya yüztutan kültürüne ve sanatına duyulan hasret vardı. Radikal çevrelerde, hattâ Cumhuriyet rejimine en sert muhalif görüşlere sahip olan kesimlerde ise bir Osmanlı muhabbetinden bahsedilemezdi; o çevreler, aksine, hem Cumhuriyet’e, hem de Osmanlı’ya karşı nefrete uzanan hisler taşırlardı. Osmanlı, onlara göre aynı zamanda Halife olan padişahların, sarayın ve devletin şeriatı terketmeleri, dinden uzaklaşmaları ve batılılaşma uğruna “gâvurlaşmaları” yüzünden yıkılmıştı... Son senelerde, kanaatler tamamen değişti; Osmanlı birdenbire baştâcı ediliverdi
...

Bunda, fikrî temellerini bu kavramlar üzerine kuran bazı cemaatlerin görüşlerinin yayılmaya başlamasının yanısıra, dinin siyasetteki ağırlığının artmasının da etkisi vardı. Dinî çevrelerde Osmanlı’nın şeriatı terkettiği için yıkıldığına inanılmasına ve konunun hiçbir ciddî uzmanının imparatorluğu bir “şeriat devleti” şeklinde nitelememesine rağmen, Osmanlı bir anda sembol
halini aldı ve bu sembol bir “din devleti” şeklinde görülür oldu.

Üstelik, o zamana kadar zaten bir “model” sıkıntısı çekiliyordu ve yanlış olmasına rağmen, elde artık bir model de bulunuyordu. Osmanlı’ya verilen İslâmiyet vurgulu bu yeni kimlik, şimdi aynı zamanda bir “güce hasret” şeklinde tezahür ediyor, bu hasret giderek “hedef” şeklini alıyor...
...

“Yeni Osmanlılık” yahut “Ottomania” diye isimlendirilen bu akımın temelinde “modelsizlikten”, biraz zorlama ile biraz da yanlış bilgiden, hattâ ortaya atılan bir “yemden” kaynaklanan işte böyle bir yaklaşım vardır. Üstelik “İttihâd-ı anâsır” ve “İttihâd-ı İslâm” görüşlerinin 1910’lu senelerde resmen devlet politikası olarak uygulandığı ama iflâs ettiği ve çöküşle neticelendiği hatırlanacak olursa, bu yeni politikaların da şık sözlerden öteye gidemeyip maalesef sonuçsuz kalacakları bellidir. Geçmiş ise tekrar yaşanmaz, sadece incelenir!

* Türkiye Neo-Osmanlı adı verilen politikalar ile tek merkezli bir yaklaşım içinde. Bölgede hâkimiyet kurabilir mi? Etkin bir güç ama İran’dan güçlü bir Türkiye kabul edilmez

Hürriyet Gazetesi Yazarı CÜNEYT ÜLSEVER:

TÜRKİYE’nin yüzünü Doğu’ya dönmesini ABD ile ilişkilendirmeli. Uzun süre Türk dış politikasının bir merkezi hedef almaktan uzak kaldığını düşünüyordum ama Obama’nın Başkan seçilmesi ve Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı’na getirilmesiyle Türkiye tekrar tekmerkezli politikaya döndü. Türkiye bugün, ABD’nin Ortadoğu’daki temsilciliğine soyunuyor ancak şöyle bir ayrım var:

ABD’nin daha evvel sorunlu olduğu ülkelerle ABD arasında bir anlamda arabuluculuğa, ehlileştirmeye soyunuyor.İran, Suriye, Irak gibi ülkeler, Hamas, Hizbullah gibi örgütler, Türkiye’nin bu arabuluculuk işlevi yaptığı ülkeler. Bu anlamda, Yeni-Osmanlıcılık bu ülkelerde geçerli ama örneğin Mısır, Suudi Arabistan gibi Körfez ülkeleri bu yaklaşımdan muaftır. Bu ülkelerle ilgili Türkiye’ye herhangi bir görev yüklenmedi.

Evet, Türkiye yüzünü Doğu’ya dönüyor ve bilhassa Başbakan’ın İran’a orantısız yaklaşarak, İsrail’den de orantısız uzaklaşarak duygusal bir tepki verdiğini, biraz aşırıya götürdüğünü düşünüyorum.

Türkiye Doğu’da Neo-Osmanlı adı verilen politikalar ile tek merkezli, ABD’yi merkeze koyan bir yaklaşım içinde. Türkiye bölgede hâkimiyet kurabilir mi? Etkin bir güç ama bu etkinlik İran’ın üzerine çıkamaz, İran’dan daha güçlü bir Türkiye kabul edilemez. Mısır da, Suudi Arabistan da bunu kabul etmez. Ama Lübnan ister, Suriye ister, Hamas, Hizbullah Türkiye hâkimiyetini ister. Osmanlı’nın her yere hâkim olduğu o eski dünya yok artık.




.

05 Kasım 2009 Perşembe

Türkiye, görüntüsüyle değil, değerleriyle Batılı olacaktır

.




Semih İDİZ, Milliyet Gazetesi

Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığına dair yorumlara dün Cumhurbaşkanı Gül’den bir yanıt daha geldi. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun (USAK) yeni binasının açılışında konuşan Gül, bu konuyu bizce doğru olan temele oturttu.

Türkiye’nin hem Doğu’ya hem de Batı’ya bakan bir ülke olduğunu vurgulayan Gül, demokrasi ve insan haklarındaki gelişmelere işaret ederek, “Önemli olan Türkiye’nin değerlerinin hangi istikamette ilerliyor olmasıdır” dedi.

Ancak, bu tür güvencelere rağmen, kendi çevremizde dahi “Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor” diye endişeleneler var. Fakat bu kişilerin daha çok toplumsal yaşam tarzımızdaki Batılı görüntüyü kaybediyor olmamızdan kaygılandıklarını görüyoruz.

Ancak burada şu soru hemen akla geliyor:

“Biz ne zaman Batılı olduk ki, şimdi Batılı özelliğimizi kaybedelim?” Türkiye’de Batılı yaşam tarzı sürdürenlerin sayısı hiç de az değil tabii. Ancak değerleri ve dünya görüşleri itibariyle gerçekten Batılı olanlar, “şekilsel” olarak Batılı olanların arasında bir azınlıktır.

Gerçek Batılı olanlar...

Gerçekten Batılı olan bu azınlığı tanımakta da güçlük çekmeyiz. Çünkü onlar, sosyal adalet, insan hakları, azınlık hakları gibi kökeni Batı olan değerleri savundukları için, ya “entel”, ya “liboş”, ya “İngiliz muhibbi”, ya “Amerikan uşağı” ya da “AB’ci” diye aşağılanırlar.

Bu ithamlarda bulunanların şimdi “Batı’dan uzaklaşıyoruz” paniğine kapılmaları bu yüzden gariptir. Peki, bu kaygıyı taşıyan ve sadece “şekilsel olarak” Batılı olanlar, Avrupa’nın kanlı bir tarih sonucunda kolektif olarak benimsediği ve artık “evrenselleşmiş” olan değerler silsilesinin toplum tarafından içselleştirmesi için son 65 yıl ne yaptılar?

Tam aksine, bu süre zarfında, “üstünlükçü” bir “Siz düşünmeyin, biz sizin için düşünüyoruz” zihniyetiyle, toplumun gerçekten Batılı anlamda açılma ve gelişme çabaları her keresinde sekteye uğratmadılar mı?

İnternet çağına adapte olmalı

Cumhurbaşkanı Gül, dünkü konuşmasında, internet çağında yaşadığımıza işaret ederek, buna “adapte olmanın” zorunlu önkoşulu olan “zihinsel dönüşümden” de söz etti. Fakat gelin görün ki, asıl devlet bu duruma henüz adapte olup gerekli zihinsel dönüşümü yapabilmiş değil.

Yoksa herhangi bir Batılı ülkede görülmeyecek şekilde, interneti sansürlemek için gece gündüz karanlık kapılar ardında çalışan “takip birimleri” oluşturmazdı. IMF ile Dünya Bankası’nın ortak toplantısına misafirlik ederken, tüm ülkede yasak olan YouTube’a “Yabancılara karşı imajımız bozulur” diye sadece konferans alanında izin verip halkını aşağılamazdı.

Uzun lafın kısası, Batı’dan uzaklaşmıyoruz çünkü hiçbir zaman gerçek anlamda Batılı olamadık. Söz konusu olan ise sistemini 1930’ların Avrupa’sından uyarlamış -ve bunu bile “alaturkalaştırmış” olan bir devlet ile bazı Batılı eğilimleri olan bir millettir.

Dünya görüşümüz belirler...

Bu eğilimler ise bazen güçlenmiş, bazen zayıflamıştır. Ama hiçbir zaman topluma tam anlamıyla yayılmamıştır çünkü yayılması istenmemiştir. Onun için şu gerçeği bir an evvel kabul etmemizde yarar var:

Batılı olup olmadığımızı saptayan başlıca husus “görüntümüz” değil, “dünya görüşümüzdür.”

Cumhurbaşkanı Gül’ün “değerler” itibariyle Batılı bir istikamette ilerlediğimizi belirtmesi bu yüzden önemlidir.

Sonunda hangi dünyaya ait olduğumuzu saptayacak olan şey de dış politikamızdaki yönelişler değil, evrenselleşmiş olan Batılı değerlere toplum olarak sahip çıkmamız veya çıkamamamız olacaktır. Bu açıdan çok olumlu gelişmeler elbette ki var. Fakat mecazi anlamdaki “uluslararası jüri heyeti”nin bu konuda henüz nihai bir karara varamadığı da ortadadır.


.

Düşünce Kuruluşları ve Dış Politika



Doç. Dr. Sedat LAÇİNER

Sağlıklı ve gelişmiş bir ülkede dış ve savunma politikaları kollektif bir çalışmanın ürünüdür ve sanılanın sadece aksine dar bir bürokratik çevre tarafından oluşturulamaz.

Dış politikada en çok karar alma ve uygulama (icra) kısmı bilinse de gelişmiş ülkelerde 4 farklı kademeden bahsedilebilir.

Bu kademeler:

1. Verilerin toplanması, işlenmesi, analiz edilmesi, öngörüler, kuram, kavram ve strateji üretimi,

2. Karar alma,

3. Uygulama,

4. Politikaların içeride ve dışarıda etkin hale getirilmesi (Kalplerin ve beyinlerin kazanılması)

Özellikle ilk kademede üniversitelerin, medyanın ve ülkenin dış politika aydınlarının katkıları özellikle beklenir. Bilimsel yöntem, kavramlar ve kuramlar üzerine inşa edilmeyen bir dış politika çökmeye ve başarısızlığa mahkûmdur. Bu nedenle Türk üniversitelerinin dış politikaya daha yoğun bir şekilde katılımı hayati bir önem arz etmektedir. Dış politika yapıcıların ve uygulayıcıların üniversiteler ile daha yoğun bir şekilde çalışması dış politikamızın daha etkili olmasını sağlayacaktır. Türk üniversiteleri sadece Türkiye için değil, tüm dünya için uluslararası ilişkiler ve dış politika ekolleri oluşturacak güce kavuşmalıdır. Mevcut politikalara yapıcı bir şekilde meydan okumayan, Türkiye'nin can yakıcı konularında düşünce üretmeyn üniversiteler aslına bakılırsa üniversite olma işlevini yerine getirmiyorlar demektir.

Türkiye’nin dünya siyasetinde artan önemine paralel olarak Türk bilim adamları Türk dış politikasının her aşamasında daha görünür bir hale gelmek zorundadırlar. Ancak bu da yeterli değildir. Dünyanın her yerinde üniversitelerin bilimsel çalışmalarının dış politika karar alma ve uygulama merkezleri için emilmesi kolay çalışmalar olmamaktadır. Bilim dünyasının ağır kuramsal çalışmalarını, kendine özgü ağdalı dili ve günlük hayata çoğu zaman uzak gelebilecek akademik kavramları ile olduğu gibi uygulamaya sokabilmek çoğu kez güçtür. Dahası günlük sorunlar ani kararları ve uygulanabilir, pratik önerileri gerektirmektedir. Bu nedenle karar alıcılar ve uygulayıcılar bilim dünyası üzerine düşen görevi harfiyen yerine getirse bile bu çalışmalardan yararlanmakta zorluk çekebilirler. Bu demek değildir ki bilimsel çalışmaları uygulama sahasına sokmak mümkün değildir. Aslında benzeri sorunlar tabii bilimler ile sanayi arasında da mevcuttur. Sanayiinin ve genel olarak ekonominin de saf doğa bilimlerinden aracısız yararlanabilmesi kolay değildir. Bunu aşmak için teknoparklar, arge merkezleri vb. ara kanallar oluşturulmakta, bilim dünyasının keşifleri sanayinin uygulayabileceği bir hale getirilmektedir. İşte dış politika ve diğer sosyal konularda da düşünce araştırma merkezleri veya siyaset enstitüleri veya İngilizce adıyla think tanklar bilim ile hayat arasında benzeri bir rolü oynamaktadır. Bilimin kendi kavramları ve kuramları ile ortaya koyduğu formüller, öngörüler ve öneriler tüm dünyada daha çok düşünce araştırma kuruluşları ve danışmanlık mekanizmaları yoluyla dış politika karar alma ve icra alanlarına katılmaktadır.

Düşünce araştırma kurumları modern dünyada sadece bilim ile uygulama arasında değil, medya ile uygulama arasında da hayati bir rol oynamaktadır. Bilindiği üzere dış politika yorumcuları ve gazeteciler de dış politikanın geliştiği zemine önemli katkılar sağlamaktadırlar. Onların günlük değerlendirmeleri günün analizini ve geleceğin öngörülmesini kolaylaştırmaktadır. Ancak gazeteciler ve günlük yorumcular işleri gereği daha çok güncel üzerinde durabilmektedirler. Oysa ülkelerin dış politikaları orta ve uzun vadeye odaklanmayı da gerektirmektedir. Think tanklar bilim dünyasının derinliği ile güncelin hızı arasında bir yerlerde, bazen her ikisinde, bazen ikisi arasında hareketli taşıyıcı bir rol de üstlenmektedir.

Özetleyecek olur isek düşünce araştırma kurumları bilim ile dış politika karar ve icra mekanizmaları arasında bir tür şifre çözen, dekoder işlevini görmektedir.

***

Düşünce kuruluşlarının işlevi sadece bilgilerin seçkisi, analizi, kavram, kuram ve stratejinin belirlenmesinde değil, politikaların içeride ve dışarıda daha etkin bir hale getirilmesinde, yani kalplerin ve beyinlerin kazanılmasıda da ortaya çıkmaktadır.

Bilindiği üzere artık çağımız kamu diplomasisi çağıdır ve sivil kanallar her geçen gün büyük bir önem kazanmaktadır. Buna ek olarak çağımızda diplomasi devletlerin çıkarlarından çok milletlerin çıkarlarını savunan mekanizmalara dönüşmüştür. Modern zamanlarda iyi bir dış politika makinesi o ülkenin şirketlerinin, işadamlarının, çalışanlarının, bilim adamlarının, sanatçılarının, üreticilerinin, hizmet sektörü çalışanlarının, kısacası tüm insanlarının çıkarlarını en iyi şekilde koruyan bir mekanizmadır. Bunu yapabilmenin ilk koşulu ise içeride dış politikanız konusunda bu kişilerin rızasını almaktır. Ne yazık ki devletler değişime olması gerektiği bir hızda karşılık verememektedirler. Böyle olunca da sivil hayat ile resmi alan arasında muhakkak iletişim ve temsil açığı ortaya çıkmaktadır. Devletler kendilerini sivil hayata anlatmakta, sivil hayat ise derdini devletlere aktarmakta zorluklarla karşılaşmaktadır. İşte düşünce araştırma merkezlerinin en önemli işlevlerinden biri de burada ortaya çıkmaktadır. USAK gibi düşünce araştırma kuruluşları resmi politikaların topluma aktarımında, izah edilmesinde, aynı şekilde toplumun görüş ve önerilerinin resmi makamlara daha kolay anlaşılır bir şekilde ulaştırılmasında paha biçilmez bir katkı sağlamaktadırlar.

Düşünce araştırma merkezleri devletin politikalarının dünyada yanlış anlaşılmasını engellemekte, politikaların uygulanabileceği zemini hazırlamakta ve bazı durumlarda politikaların adeta sivil, yani gülümseyen yüzü olmaktadırlar.

Modern dünyada ülkelerin devlet kanallarından dertlerini anlatmaları her geçen gün zorlaşmaktadır. Devlet temsilcilerinin işlerinin doğası gereği sadece kendi ülkelerini savunacakları, bunun sonucu olarak gerçek anlamda objektif olamayacakları yönündeki kesin inanç nedeniyle ülkelerin bakanları, büyükelçileri ve diğer temsilcileri bazı konularda diğer toplumları ikna etmede ciddi sorunlar yaşayabilirler. Oysa düşünce araştırma merkezleri ve elbette diğer benzeri sivil toplum kuruluşları diğer ülke kurumları ve toplumlarıyla çok daha etkili bir iletişim geliştirebilirler.

İletişimin ötesinde pekçok sivil işbirliği konuları da hızla devletlerin ilgi ve güçlerinin ötesine geçmektedir. Sivil bir çağda sadece devlet ile dış politikayı oluşturmak ve yürütmek daha zor hale gelmiştir.

Gelişmiş ülkelerde think tankların rolleri öylesine gelişmiştir ki bu rol zaman zaman karar almaya ve uygulamaya kadar uzanmaktadır. Avrupa ve Kuzey Amerika dış politika think tankları yayıncılık, eğitim, kütüphanecilik, kamuoyunu harekete geçirme gibi çok farklı alanlarda da faaliyet göstermektedirler.

***

Tahminler değişmekle birlikte yeryüzünde irili ufaklı yaklaşık olarak 5.000 kadar düşünce kuruluşu bulunmaktadır. Bunların yine yaklaşık olarak yarısı ABD’dedir. Amerika’daki düşünce araştırma merkezlerinin sadece dörtte biri bağımsız ve STK tarzı düşünce kuruluşu olarak değerlendirilebilir.

Bu konuda dünya siyasetinde etkili olan ülkelerin başı çekmesi bir tesadüf olmasa gerektir. Dünya politikalarında akıl yormak, düşünce üretmek yayın ve uygulamalara bakıldığında gelişmiş ülkelerin işi olarak karşımıza çıkmaktadır. Etkili düşünce merkezlerine sahip olmak aynı zamanda gelişmiş ve güçlü ülke olmak için de bir önşarttır. Başka bir deyişle düşünce kuruluşları siyaset üretme ve uygulamada hem gelişmenin doğal bir ürünüdür, hem de gelişmenin kaynaklarından biridir.

‘Think tank’ kelimesi daha çok Soğuk Savaş’ın militer kavramlarından biri olarak ortaya çıkmışsa da, kavram zamanla anlam kaymasına uğramış ve daha çok devlet ile ilgili konulara odaklanılmasına rağmen daha çok sivil yönü ön plana çıkmaya başlamıştır. Fakat daha önce de belirttiğimiz üzere özellikle Batı’da düşünce kuruluşlarının önemli bir kısmı kamu fonlarınca desteklenmektedir. STK özelliğinde olan pek çok düşünce araştırma kurumu da devlet birimlerine verdikleri hizmet karşılığında destekler almaktadırlar.

‘Think tank’ kelimesi ABD’de ortaya çıkmıştır, fakat mantık olarak Batı Avrupa’da 19. yüzyılda kurumsal düzeyde, hatta kavram geniş yorumlanırsa daha öncesinde pekçok ülkede ortaya çıktığı söylenebilir. Kurumsallaşmadan önceki hali liderlerin yanında danışmanlık şeklindedir.

19. yüzyılda dünya daha karmaşık bir yer haline gelmiştir ve uzmanlaşmaya olan ihtiyaç daha da artmıştır. Elbette o zamana kadar da bilge devlet adamları karar alma ve icra etme ile düşünce üretmenin aynı işler olmadığını biliyorlar, salt kendi akıllarına güvenmenin yanıltıcılığını farkediyorlardı. İyi bir yönetici kendi milletinin ve bürokrasisinin ortak aklını aradığı gibi uzmanların, profesyonellerin ve bilge kişilerin tavsiyelerini de arar. İyi bir lider kendisini asla en iyi düşünen, herşeyi bilen kişi olarak görmez, liderlik her şeyin en iyisi olmak değil, en iyileri bulup en iyi şekilde yönetime katmaktır. İyi yönetimde aslolan olabildiğince çok aklın süzülmesi ve bir senteze ulaşılmasıdır.

Bu bağlamda düşünce kuruluşlarının ilk örnekleri de tarih boyunca görülmüş, ancak bunların kurumsallaşması daha çok 19. yüzyıl İngilteresi’nde gerçekleşmiştir. RUSI (Royal United Services Institute for Defence and Security Studies) 1831’de kurulmuştur, Fabian Society ise 19. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkmış ve özellikle sol düşüncede en etkili düşünce kaynaklarından biri haline gelmiştir. Aynı dönemde Fabian’a benzeyen başka siyasi akım kurumsallaşmalarına da rastlanmıştır.

Küresel siyasi ilişkiler derinleştikçe ve karmaşık yeni boyutlar kazandıkça kurumsallaşma artmış, düşünce kuruluşlarının hem niteliğinde, hem de sayılarında artış gözlenmiştir. 20. yüzyılın ilk çeyreğine bakıldığında dünya siyasetinde söz sahibi olan ülkelerin ciddi ve etkili düşünce araştırma kurumlarına sahip olduğu gözlenir: Brookings (1916, ABD), Hoover Instititution (1919, ABD), Chatham House (1920, ABD) bunlardan sadece birkaçıdır.

Bu noktada dikkatlerimizden kaçmaması gereken husus Osmanlı Devleti yıkılırken buna benzer ciddi ve etkili bir siyaset enstitüsüne sahip olmamasıdır. Osmanlı’nın yıkılışının pekçok nedenleri vardır ve bunlara burada girecek değilim, fakat bir neden de burada aranmalıdır.

***

Bugün için düşünce kuruluşları ve benzeri örgütlenmeler dünya siyasetinin ve ülkelerin dış politika oluşum süreçlerinin ayrılmaz bir parçası, görmezden gelinemez aktörleridir. Dünya siyasetinde etkili olmak isteyen milletler düşünce kuruluşlarını da oluşturmaktadırlar.

Türkiye bu hususta önemli bir gecikmeyi yaşamıştır ve mutlaka bunun bedelini de her gecikmede olduğu gibi ödemiştir. Hergeçen gün güçlenen, siyasi, askeri, ekonomik ve toplumsal alanlarda dünyanın sayılı güçlerinden biri haline dönüşen Türkiye için en önemli ihtiyaç nitelikli düşüncenin üretilmesi ve uygulama sahasına sokulmasıdır.

Son dönemde yaşanan gelişmeler Türkiye’yi daha fazla küresel olayların ortasına çekmiştir. Türkiye pekçok fırsatın ve riskin tam kalbinde bulunmaktadır. Böylesine hassas bir konumda olan böylesine önemli bir ülkenin eski yapılanması ile yoluna devam edebilmesi mümkün değildir. Oyunu kurallarına göre oynamak zorundayız. Herşeyden önce gelişmeleri çok iyi takip etmek, bilgi yığınlarını ihtiyacımız doğrultusunda incelemek ve buralardan en doğru stratejileri çıkarmak zorundayız. Geleceği öngörmemiz ve buna göre önlemlerimizi almamız gerekiyor.

Kendi senaryolarımızı yazmalıyız, aksi taktirde başkalarının yazdığı senaryolarda bize biçilen rollere mahkum oluruz. Başkalarının yazdığı senaryolar, başkalarının karaladığı raporlar, başkalarının çizdiği haritaları haddinden fazla önemsememeliyiz. Eğer kendi raporlarımızı yazabilir, kendi haritalarımızı, kendi senaryolarımızı hazırlayabilirsek biz başkasını değil, başkaları bizleri konuşur.

Türkiye artık yeni bir ekol merkezi olmaya adaydır. Dünya siyaseti, dünya barışı konusunda bizim de söyleyeceklerimiz var. Biz olmadan dünyanın daha iyi bir yer olmadığını tüm dünya gördü. Eğer Türkiye çözümleri ile insanlığa katkılarını sunamaz ise dünyanın ve bölgemizin ne kadar zorlandığını gördük. Doğruları görüyoruz, belki gücümüz bugün istediğimiz düzeyde değil, fakat her geçen gün artıyor ve bu güçlenmeye paralel olarak reçetelerimiz de daha çok dinlenmeye başlanacak.

***

Türkiye belki de dünyanın en özel ülkelerinden bir tanesi:

Tarihi ve konumu ile çok özel bir sentez. Kültürleri ve medeniyetleri birbirine bağlamanın, bunlar arasında köprü olmanın ötesinde Türkiye tüm bu farklılıkları sentezleyen, zaman zaman bunların ürünü olan bir ülkedir. Dünya açısından bakıldığında böyle bir örneğin ikincisini bulmak oldukça zordur, belki de imkânsızdır. Türkiye bu açıdan dünya için eşsiz bir laboratuar gibidir. Medeniyetler arasındaki ilişkilerin gerildiği, pekçok siyasi akımın düşmanlıklardan medet umduğu bir kutuplaşma ortamında dünya Türkiye’nin kıymetini bilmek zorundadır. Dünya Türkiye’nin kıymetini bilmez ise bunun bedeli öylesine ağır olur ki bu bedeli dünya ile birlikte bizler de öderiz. Bu nedenle Türkiye’nin öneminin dünya tarafından takdir edilmesi ne kadar diğer ülkelerin sorumluluğuysa, Türkiye’nin kendi reçetelerini dünyaya takdim etmesi de o kadar Türklerin sorumluluğudur.

Öncelikle kendimizi iyi tahlil etmeliyiz. Kendimizi anlamalı ve dünya için reçetelerimizi oluşturmalıyız. Aslında bu reçeteler kültürümüzde, geçmişimizde, hoşgörümüzde, girişimciliğimizde ve daha birçok yönümüzde var. Fakat bu haliyle, isterseniz siz buna ham haliyle deyin ne bizim işimize yeterince yararlar, ne de dünyanın.

Adeta gizlenmiş gizli formüller gibi olan özelliklerimizi anlaşılır hale getirmeliyiz, gündelik sorunlarda uygulanabilir reçetelere çevirmeliyiz. İşte bu noktada herkese, ama daha çok da düşünce araştırma kurumlarına büyük görevler düşüyor. Hem bize bizi anlatmalılar, hem de bizi dünyaya aktarmalılar. Hem dünyayı buraya getirmeliler, hem de Türkiye reçetelerini dünyaya sunmalılar.

***

Londra, Washington, Paris gibi bir de Ankara ekolü oluşmalıdır. Küresel ve bölgesel sorunlarda Ankara önemli bir referans merkez haline gelmeli, dünyanın gözü kulağı sürekli olarak burada olmalıdır. Bunun için devletimizin dönüşmesi, daha etkin, daha bilgi yoğun ve daha aktif hale gelmesi de gerekiyor. Bu hedefler doğrultusunda çok önemli adımlar atıldı ve atılmaya da devam ediyor. Ancak sadece devletle olmaz, sivil toplumun, Türk bilim dünyasının, araştırma kurumlarının, genel olarak toplumun ve aydınlarımızın da katkılarına büyük ihtiyaç vardır. Aslına bakarsanız devlete düşen bu kesimlerden destek almak değil, bu kesimlerin yolunu açarak onları özgür kılmak, onların kendisine destek vermesine imkan sağlamaktır.

Tekrar hatırlatmak gerekirse dünyanın Türkiye’ye ihtiyacı var ve biz bu halimiz ile dünyanın beklentilerini ve ihtiyaçlarını karşılayamayız.

Kendimiz ve dünya için gelişmek zorundayız, dünyanın en önemli çözüm üretim merkezi olmak için daha nitelikli, daha çok düşünce üreten kurumlar oluşturmak zorundayız.

Eğer biz çözümlerimiz ile bölgemize ve küresel sorunların üzerine gidemez isek, dünya ve bölgemiz tüm sorunları ile üzerimize doğru gelecektir.

Türkiye olarak bazı ülkeler gibi olaylardan kaçmak, olaylardan uzak durmak gibi bir lüksümüz hiç yok. Türkiye, tüm sorunların ve krizlerin tam kalbinde yer alıyor. Burada yaşamak için en kıymetli hazine ise nitelikli bilgi ve o bilgiyi doğru kullanan kadrolardır. Bu bağlamda Türkiye düşünce araştırma kuruluşlarını geliştirmek ve desteklenmek zorundadır. Günümüz dünyasında ülkelerin savunma hatları tel örgütlerle korunan sınırlarda değil, insanların akıllarında oluşmuş sınırlardan geçmektedir. Bu sınırlar konusunda en etkili kurumlar ise düşünce araştırma kurumlarıdır.

.

Afganistan Bir Türlü Durulmuyor*


Prof. Dr. Çağrı ERHAN, USAK Koordinatörü ve USAK-Transatlantik Araştırmaları Merkezi Başkanı

Bugün Afganistan meşruiyeti tartışılmayan bir hükümete hâlâ sahip değil. Ülkenin birçok yerinde merkezî yönetimin değil, yerel güç odaklarının sözü geçiyor. Üstelik sekiz yıl önce devlet yönetiminden uzaklaştırılan Taliban neredeyse 2001 öncesindekine yakın bir güce kavuşmuş durumda.

El Kaide’nin 11 Eylül 2001’de gerçekleştirdiği New York ve Washington saldırılarından sonra ABD öncülüğünde başlatılan bir askerî harekât neticesinde Afganistan’daki Taliban yönetiminin devrilmesinin üzerinden sekiz yıla yakın süre geçti. Bu süre zarfında, ülkenin yeniden yapılandırılması çerçevesinde siyasi sistem ABD’nin yönlendirmesiyle yeniden kurgulandı. Ülkede güvenliği ve istikrarı sağlamak için çok uluslu bir askerî güç (ISAF), Birleşmiş Milletler’in verdiği yetkiyle ülkede konuşlandırıldı.

Bu gücün komutası bir süre sonra NATO’ya devredildi. 1979’taki Sovyet işgalinden beri sürekli çatışmalar yaşayan ülkenin neredeyse tamamen tahrip olmuş altyapısının yeniden imarı için milyarlarca dolarlık bir fon kullanıldı. Fakat ne siyasi istikrar, ne güvenlik, ne de ekonomik kalkınma sağlanabildi. Bugün Afganistan meşruiyeti tartışılmayan bir hükümete hâlâ sahip değil. Ülkenin birçok yerinde merkezî yönetimin değil, yerel güç odaklarının sözü geçiyor.

EROİN TİCARETİ

Dünya “piyasalarına” aktarılan eroinin büyük bölümü, Afganistan hükümetinin denetim altına almayı bir türlü başaramadığı alanlarda serbestçe ekilmeye devam edilen haşhaştan çıkarılan afyondan üretiliyor. Üstelik sekiz yıl önce devlet yönetiminden uzaklaştırılan Taliban neredeyse 2001 öncesindekine yakın bir güce kavuşmuş durumda. Taliban’ın güçlenmesinde bölgeden yapılan uyuşturucu sevkiyatından kazanılan gelire ortak oluşu önemli bir etken olarak öne çıkıyor. Taliban’ın giderek genişleyen nüfuz alanı içinde, El Kaide yeniden yapılanıyor. Taliban ve El Kaide sadece Afganistan topraklarında değil, komşu Pakistan’da da, daha önce olmadığı kadar etkili bir unsur haline geliyor. NATO’nun, Afganistan güvenlik güçlerinin ve Pakistan ordusunun Taliban ve El Kaide’ye karşı yürütmekte olduğu operasyonlardaki sivil kayıplar her geçen güç artıyor.

Gayrinizamî silahlı mücadeleyi bir yöntem olarak benimsemiş dünyanın her yarındaki ayrılıkçı, bölücü terörist veya bağımsızlık mücadelesi yürüten gerilla hareketlerinin uyguladığı temel stratejinin aynısı Taliban tarafından da uygulanıyor. Artan sivil kayıplar, Taliban’ın gücünü azaltmıyor, tam tersine bu kayıplara sebep olanların meşruiyetini yitirmelerine yol açıyor. 1960’ların sonunda Kuzey Vietnam’da ABD uçaklarınca atılan napalm bombalarıyla yakılan her köyün, Viet Kong’a yeni katılımlar sağlaması gibi, NATO bombardımanıyla yıkılan her Afgan köyü, Taliban’a silahlı sindirme ve tehditle asla sağlayamayacağı bir toplumsal desteği getiriyor. Ancak ABD desteğiyle ayakta durabilen Karzai yönetimi de, görev alanının çok uzağında ve geleneksel görev tanımının çok dışında, nihai hedefinin ne olduğunu bilmeden operasyon yürüten NATO da, bugüne kadar yapılan hataları telafi edecek yeni açılımların hazırlığı peşinde.

Mevcut olumsuzlukları daha da derinleştiren bir durum da, 20 Ağustosta yapılan Devlet Başkanlığı seçiminin büyük bir fiyaskoyla sonuçlanması. Öne çıkan iki aday, mevcut Devlet Başkanı Hamid Karzai ve Dışişleri Bakanı Abdullah Abdullah ilk seçim sonuçlarının açıklanmasından hemen sonra kendilerini galip ilan etmişlerdi. Fakat seçim gününden bugüne geçen süre içinde, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere çok sayıda uluslararası kuruluş ve bağımsız gözlemci, seçime yoğun biçimde hile karıştırıldığını ve ülke genelinde “hoş görülemeyecek düzeyde” usulsüzlükler yapıldığını belirlediler. Bu durumda, en çok oyu alan iki aday olmalarından dolayı Karzai ve Abdullah’ın yarışacakları 7 Kasımdaki ikinci tur seçimde de, demokratik kurallara uygun bir sürecin işletilebilmesi çok uzak bir ihtimal gözüküyor. Ülkenin en kalabalık etnik grubu olan Peştunlara mensup olduğu için Karzai belki bu seçimin galibi olacak ama koltuğa yeniden oturuşu uzunca bir süre daha tartışılacak. Seçimin yürütülmesinde ortaya çıkan bu durumu, Batılı güçler nasıl yorumlayacaklar bilmiyorum ama en azından, sadece Taliban’ın evlerine hapsetmiş olduğu kadınlara oy verdirilmesiyle Afganistan’a demokrasinin gelmemiş olduğunun farkına varmışlardır.

Diğer taraftan, NATO Savunma Bakanları geçen hafta cuma günü yaptıkları toplantıda, ISAF’a komuta eden Amerikalı Orgeneral Stanley McChrystal tarafından hazırlanan “direnişçilerle daha etkin mücadele” planına destek verdiler. Sekiz yıldır yürütülen operasyonda kazanılan tecrübeler ışığında hazırlandığı söylenen bu planda ulaşılan en önemli tespit şu: “Afganistan’daki direniş sadece, Taliban militanlarının yakalanması veya öldürülmesiyle durdurulamaz. NATO’nun askerî operasyonuyla, sivil alandaki yeniden imar ve kalkındırma çabalarını koordine etmek suretiyle tüm Afgan toplumunu istikrara kavuşturacak yeni ve kapsamlı bir stratejiye ihtiyaç var.” Peki bu nasıl yapılacak? NATO Genel Sekreteri Andres Fogh Rasmussen’e göre, “NATO bölgeye daha fazla eğitim timi göndermeli.” Bu ise elbette daha çok maliyet demek. Ülkeye yapılan yardımların, iktidardaki belli gruplar tarafından amaçları dışında kullanıldığı şaibeleri giderek güçlenirken, İttifak üyesi devletlerin hükümetlerinin, küresel ekonomik kriz ortamında, Afganistan için yeni mali kaynaklar ayırması konusu kendi ülkelerinde ciddi muhalefete sebep oluyor. Hele NATO operasyonlarından gözle görünür başarılar elde edilemediği bir ortamda.

65 BİN ABD ASKERİ

Son olarak, bugün Afganistan’da yaklaşık 100 bin yabancı asker görev yapıyor. Bunların 65 bini ABD ordusuna mensup. Fakat NATO karargâhında mevcut askerî gücün, ülkede hedeflenenleri gerçekleştirmek için yeterli olmadığı görüşü hâkim. ABD Başkanı Obama da, göreve geldiği günden beri Afganistan’daki NATO askerlerinin sayısının artırılması yönünde defalarca görüş bildirdi. Müttefikler, artan maliyetleri üstlenmek konusunda olduğu gibi, daha fazla asker göndermek konusunda da çok istekli gözükmüyorlar. Avrupa başkentlerinde, “önce Amerikalıların ne yapacağını görelim; daha sonra kendi katkımızı açıklarız” düşüncesi öne çıkıyor.

NATO Afganistan konusunda bocalamaya devam ediyor. Taliban ve El Kaide ise ne yapmak istediğini ve nasıl yapacağını çok iyi biliyor. Afganistan’da gayrinizamî bir mücadele tüm şiddetiyle devam ederken, kaybeden son 30 yıldır olduğu gibi yine sivil Afgan halkı oluyor.


*Bu yazı ilk olarak 27 Ekim 2009 tarihinde Türkiye Gazetesi'nde Diplomatik Muhakeme köşesinde yayınlanmıştır.

‘Balkan Açılımı’: Karlofça’da Tadiç-Gül Buluşması

.


Prof. Dr. İhsan BAL,

USAK Güvenlik Araştırmaları Merkezi Başkanı


Avrupa tarihinin en trajik coğrafyalarından biri olan Balkanlar 19.yüzyıldan bu yana çok sayıda kanlı çatışmaya sahne oldu. Türkler bölgeden çekildikçe adeta huzur da bölgeyi terk etti. Şimdilerde ise Türkler bölgeye yeniden dönüyorlar. Birçok gözlemci Türklerin Balkanlar’a dönüşünü sadece Türklerin soydaş ve dindaşlarına dönüşü olarak tanımlıyor. Ancak bu yaklaşımın ne kadar sığ ve sınırlayıcı olduğu Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün 25–27 Ekim tarihlerinde gerçekleştirdiği ve bizlerin de katıldığı Sırbistan gezisi ile açık bir biçimde ortaya çıkmıştır.

Çok sayıda bakan, milletvekili ve bürokratın Gül’e eşlik ettiği Sırbistan gezisi Türk dış politikasının Balkan açılımının ne kadar kapsayıcı olduğunu açık bir biçimde ortaya koydu. Cumhurbaşkanı Gül onuruna verilen akşam yemeğinde Sırbistan Cumhurbaşkanı’nın söze şu cümlelerle başlaması dikkat çekiciydi: “7 yıllık devlet başkanlığı dönemimde birçok konuk ağırladım. Ancak hiçbir zaman bu akşamki kadar kalabalık bir heyetle beraber olmadım. Bu bizim Sırbistan ve Türkiye olarak ne kadar önemli bir toplantı yaptığımızı açıkça göstermektedir.”

Balkanlar’da ayrışmanın nedeni olarak kullanılan din, kültür, ırk ve ekonomik çıkarlar 21. yüzyılda tam tersine barış ve istikrarın altyapısını oluşturabilir. Paradigma değişimi Cumhurbaşkanı Tadiç’in şu anlamlı cümlelerinde daha açık bir şekilde yer almakta: “Değerli dostum Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül ile uzun yıllara dayanan, azim ve kararlılıkla devam ettirdiğimiz dostluğumuzun sonucunda Türkiye ve Sırbistan Balkanlar’da istikrarın ve barışın sağlanmasında stratejik ortak konumuna gelmişlerdir. Balkanlar Türkiyesiz düşünülemez, Balkanlar’da Türkiye en önemli ortağını Sırbistan olarak görebildiği takdirde Doğu Akdeniz’in, Avrupa’nın ve özelde de Balkan coğrafyasının istikrar ve barışını sağlamış olacağız.”

Buna mukabil Gül’ün sözleri oldukça yapıcıydı: “Bizler Balkanlar’da kendi toprakları dışında kalmış olan etnik veya dini gruplara şunu önermekteyiz: Birer vatandaş olarak yaşadığınız ülkelere bağlı kalıp, o ülkenin refah, huzur ve istikrarı için çalışacaksınız. Böylelikle gönül, din ve soy bağınız olan ülke ile yaşadığınız ülke arasında en güzel köprü olma vazifenizi yerine getirmiş olursunuz.” Bu yaklaşım Türkiye’nin gücünü kaba kuvvetten çok yumuşak gücünde gördüğünü ve yumuşak gücün kültürün, dinin ve soydaşlığın ayrıştırıcı değil birleştirici gücünü ortaya koymaktadır.

İki ülke arasındaki ilişkilerin bir diğer meyvesi ise Türkiye-Sırbistan Ortak Ekonomik İşbirliği toplantısında ortaya çıktı. Türkiye’nin yumuşak gücünün bir parçası olan TİKA Sırbistan’ın Sancak bölgesinde 400 milyon avroluk sanayi bölgesi inşaatının yapımı için tüm ön çalışmaları gerçekleştirdi. Sırbistan Cumhurbaşkanı Tadiç ülkenin en büyük otoyolu projesi, 2 havaalanı inşaatını ve turizm yatırımlarını Türkiye’ye açtığını ifade etmiştir. Sırbistan sadece Rusya ile imzaladığı ticarette öncelikli ve ayrıcalıklı ülke olma ayrıcalığını Türkiye’ye vermiş ve Türk iş adamlarına yönelik vizenin kaldırılacağını müjdelemiştir.

Türkiye’nin Balkanlar’a dönüşü farklılıkların korunarak ortak çıkarlarda buluşulması anlayışına dayanmaktadır. Balkanlar’da en büyük dönüştürme gücüne sahip ülkelerden birisinin Türkiye olduğu sadece dini ve kültürel bağlarımızın olduğu ülkeler tarafından değil, Sırbistan tarafından da açık bir şekilde ortaya konulmuştur. 20 sene gibi kısa bir sürede topraklarının çok büyük bir kısmını kaybeden Sırbistan yeni dönemde çevresi ve Türkiye ile olan ilişkilerini şöyle tanımlamakta : “Tabii ki milli çıkarlarımızı düşünmek zorundayız ve bunun için çalışacağız. Ancak milli çıkarlara dar açıdan bakarsak daha büyük ortak çıkarları kaçırmış oluruz.”

İki günlük Sırbistan gezisi Türkiye’nin Balkanlar’da ne kadar büyük bir gelişim yaşatmaya başladığının en somut göstergesi oldu. Umarız Türkiye’nin Balkanlara kapsamlı dönüşü ilgililer tarafından hak ettiği önemde değerlendirilir.

.

Müzakerelerde Son Durum Analizi

Doç. Dr. Mehmet Hasgüler, USAK AB Araştırmaları Merkezi

Talat Nisan 2010’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik propaganda faaliyetlerine başladı. Her ne kadar şu ana kadar Talat resmen aday olacağını açıklamamış olsa da gerek son zamanlarda başlattığı ve giderek yoğunlaştırdığı köy gezileri, gerek danışmanlarının medya yoluyla giriştikleri yoğun kampanya, gerekse CTP’deki hareketlenme seçim faaliyetlerinin başladığını ortaya koyuyor. Ancak 19 Nisan seçimlerinde Saray’ın partisi CTP’nin psikolojik sınır olan %30’un bile altına düşmüş olması, Talat’ın Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde zor durumda bıraktı. Toplumsal desteğini hızla yitiren Talat’ın son kozu olan müzakerelerde istenilen ilerlemenin sağlanamaması kendisi açısından tehlike çanlarının çalması manasına geliyor. Şu an itibarı ile Talat’ın seçimi kazanabilmesi için bir mucize gerekli. Eğer müzakere masasından somut bir sonuç çıkarsa mucize gerçekleşmiş olacak. Aksi takdirde Talat’ın Nisan’dan sonra görevine devam etmesi hemen hemen imkansız. Zaten bu gerçek artık Ankara’daki yetkili ağızlar tarafından da dile getiriliyor.

Yönetim ve Güç Paylaşımı: Yeni Öneriler

Kıbrıs’ta sürdürülen müzakerelerin en can alıcı noktalarından biri Yönetim ve Güç Paylaşımı başlığı. İki toplumun statülerinin belirleneceği bu başlık konusunda (ikinci tur müzakere sürecinin başladığı geçen ay) Cumhurbaşkanı Talat yeni bir öneri taslağı ortaya koydu. Yeni öneriler ile Annan Planı’ndan bu yana savunulan İsviçre Modeli’ni terk edilerek Rumların önerdiği ortak listeli başkanlık sistemine dönüş yapıldı. Ancak Rum tarafının önerilerinden farklı olarak Başkan ve Yardımcısının halk tarafından değil, Senato tarafından seçildiği bir model önerildi. Buna karşılık Rum tarafı her iki tarafta ortak listenin seçiminde her iki toplumdan %20’lik destek gerektiren bir karşı öneri getirdi.

Yeni Önerilerin Mantığı: CTP-AKEL Tahakkümü

Temelde birbirinden çok farklı görünen yeni öneriler politik mühendislik bakış açısından ele alındığında aslında her ikisinin de federal yürütmede CTP-AKEL tahakkümü kurmayı amaçladığı dikkat çekiyor. Şimdi işi biraz somuta indirelim. Özellikle Talat’ın sunduğu yeni önerilerin gerçekte nasıl bir yönetime yol açacağı önem kazanmaktadır. Talat’ın sunduğu yeni önerilerde Başkan ve Yardımcısı’nın Senato tarafından ve Senato içinden seçilmesi öngörülmektedir. 48 kişilik Federal Senato’da Türk ve Rum Senatörler 24-24 olarak dağılacaklardır. Başkan ve yardımcısının seçilebilmesi içinse toplam senatörlerin yanısıra her iki toplumdan gelen Senatörlerin çoğunluğunun desteği gerekir. Demek ki başkan ve yardımcısının seçilmesi için 26 (13+13) gibi bir formüle ihtiyaç vardır.

Rum Tarafı: AKEL-DİKO-EDEK

İlk başta kulağa hoş bile gelebilecek bu önerinin içi doldurulduğunda gerçek maksat ortaya çıkar. Oy dağılımının hemen hemen sabit gerçekleştiği Rum Kesiminde AKEL ve DİSİ 8 veya 9 senatör, DİKO 5 Senatör, EDEK 2 senatör çıkartırken diğer partilerin de 1 senatör çıkarma şansı bulunmaktadır. Rum tarafında AKEL ve DİSİ’nin aynı yönde oy kullanması beklenemeyeceğine göre AKEL-DİKO-EDEK veya DİSİ-DİKO-EDEK koalisyonlarına ihtiyaç duyulacağı bir sistemle karşılaşılacak demektir. Burada şu anda yönetimde bulunan AKEL-DİKO-EDEK koalisyonunun daha kuvvetli bir ihtimal olduğu vurgulanmalıdır. Her hal ve karda DİKO ve EDEK kritik partiler olarak karşımıza çıkacaklardır. Bu partilerin Kıbrıs konusundaki tutumları ve Kıbrıs Türkleri ile Türkiye’ye karşı yaklaşımları dikkate alındığında, Talat’ın yeni önerileri kabul edildiği takdirde Rum Kesimi’nde federal başkanlık seçimlerinde ortaya çıkacak koalisyonunun nasıl bir politik çizgiye sahip olacağı ortadadır.

Kıbrıs Türk Tarafı: CTP in, UBP out!

Türk tarafında durum daha karışıktır. Eğer federal senato seçimlerinde 19 Nisan’daki dağılım yinelenirse UBP 12 veya 13, CTP 8, DP 3, TDP ve ÖRP 1’er senatöre sahip olurlar. Ancak 2003’deki dağılım olursa CTP ile UBP yer değiştirir. Şimdi bu dağılımlara bakarak “UBP federal yürütmede seçimi kazanır” gibi bir yaklaşım segilemek ise en basit tabiri ile softa şaşırtması olur. Bir kere Kıbrıs konusunda çizgisi belli olan UBP’nin AKEL liderliğinde DİKO-EDEK destekli ortak listeye aday vermekte nasıl zorlanacağı ortadadır. Kaldı ki UBP bu açılımı sağlasa bile bu sefer DİKO ve EDEK başta olmak üzere diğer Rum partileri buna karşı çıkacaklardır. O zaman ister istemez AKEL’in tarihsel müttefiği durumundaki CTP ile bir ortak liste hazırlanması kaçınılmaz bir hal alacak ve şu an itibarı ile Kıbrıs Türklerinin neredeyse yarısına yakınının destek verdiği UBP federal yürütmeden ilelebet dışlanacaktır.

Meşum 9. Madde

Aslında Talat tarafından hazırlanan birinci taslaktaki durum bundan da vahimdi. Kıbrıs Türk Basını’na da yansıyan bu ilk taslakta ilk turlarda yeterli çoğunluk sağlanamadığı takdirde gerekli çoğunluk %50’den %40’a düşürülmekteydi. Buradaki %10 gibi görünen bu fark ise dahice bir kurnazlık eseriydi. Öyle ki gereken çoğunluk 13 senatörden 10 senatöre indirilmekteydi. O zaman %35 civarında bir oy almayı başaran bir CTP federal yürütme üzerinden Kıbrıs Türk kurucu devleti üzerinde de kendi tahakkümünü kurabilecekti. Üstelik Talat’ın yeni önerilerindeki bir başka ayrıntı kurnazlığın boyutlarının ne kadar vahim olduğunu da ortaya koymaktaydı. Buna göre başkan ve yardımcısı federal hükümeti kendileri atayacaklardı. Yani kendi toplumunda çoğunluğu alamayan CTP gerekirse Rum tarafından aldığı destekle federal hükümetin bütün bakanlarını da kendi uhdesine geçirecekti. Milletvekili seçilemeyen Klik üyelerini bakan yapmayı bir gelenek haline getiren CTP’nin böylesi bir planı ortaya çıkarmasına şaşırmamak lazım… Neyse ki durum UBP yetkililerince zamanında fark edildi ve kamuoyuna fazla yansımadan bu vahim hatadan dönüldü.

Alternatif Vardır: Yarı Başkanlık Sistemi

Annan Planı’nından bu yana savunulan İsviçre Modeli’nden bir anda niye vazgeçilmiştir bilinmez. Bunun sebebi yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce ne olursa olsun bir antlaşma yaratmak mecburiyetinde olan, bütün politik istikbali buna bağlı olan Mehmet Ali Talat’ın gerekirse taviz verme eğilimi olabilir. Aslında Talat’ın sunduğu hali ile İsviçre Modeli’nin yukarıda sayılanlara benzer sakıncaları da bulunmaktaydı. Ancak insan mühendisliği kurgulaması seçim sisteminde bir uyumlaştırma içinde uygulansa İsviçre Modeli’nden Türk tarafının toplumsal çıkarlarına uygun bir alternatif yaratmak da mümkündü. Örneğin 7 kişilik Başkanlık Konseyi üyelerinin 2’si ortak pusula ve ağrılıklı oy sistemi ile seçilirken, diğer ikisi de kendi toplumlarında ayrı çoğunluklarla seçilebilir, geriye kalanlar ise Senato ve Temsilciler Meclisi tarafından eşit oyla belirlenebilirdi. Daha somut olarak ortaya konulduğunda mevcut KKTC ve GKRY’nin politik yapıları bozulmaksızın bunların liderleri “toplumsal başbakanlar” olarak aynı zamanda federal hükümete de girebilirler. Böylece hem temsilde adalet, hem de yönetimde istikrar ilkeleri gözetilirken aynı zamanda Türk tarafının istediği iki toplumun eşit ortaklığına dayalı yeni bir federal yapı Yarı Başkanlık sisteminin dinamikleriyle İsviçre Modelinin buluşturulmasından üretilebilirdi. Bu yapılmadı, yapılamadı. Çünkü Mehmet Ali Talat, münhasıran CTP’lilerden kurulu bir heyet ile müzakereleri yürütmeyi tercih etti. Onlar da Kıbrıslı Türklerin tamamının değil sadece CTP’lilerin işine gelecek bir model geliştirdiler. Bu durumda daha başka ne beklenebilirdi ki?

( ×) Model önerileri konusundaki teknik yardımlarından ötürü değerli meslektaşım Dr. Murat Özkaleli’ye teşekkür ederim.

Ermeni Sorunu, Diaspora ve Türk Dış Politikası

Kısaca USAK

USAK Foto Galeri