Doç. Dr. Sedat LAÇİNERSağlıklı ve gelişmiş bir ülkede dış ve savunma politikaları kollektif bir çalışmanın ürünüdür ve sanılanın sadece aksine dar bir bürokratik çevre tarafından oluşturulamaz.
Dış politikada en çok karar alma ve uygulama (icra) kısmı bilinse de gelişmiş ülkelerde 4 farklı kademeden bahsedilebilir.
Bu kademeler:
1. Verilerin toplanması, işlenmesi, analiz edilmesi, öngörüler, kuram, kavram ve strateji üretimi,
2. Karar alma,
3. Uygulama,
4. Politikaların içeride ve dışarıda etkin hale getirilmesi (Kalplerin ve beyinlerin kazanılması)
Özellikle ilk kademede üniversitelerin, medyanın ve ülkenin dış politika aydınlarının katkıları özellikle beklenir. Bilimsel yöntem, kavramlar ve kuramlar üzerine inşa edilmeyen bir dış politika çökmeye ve başarısızlığa mahkûmdur. Bu nedenle Türk üniversitelerinin dış politikaya daha yoğun bir şekilde katılımı hayati bir önem arz etmektedir. Dış politika yapıcıların ve uygulayıcıların üniversiteler ile daha yoğun bir şekilde çalışması dış politikamızın daha etkili olmasını sağlayacaktır. Türk üniversiteleri sadece Türkiye için değil, tüm dünya için uluslararası ilişkiler ve dış politika ekolleri oluşturacak güce kavuşmalıdır. Mevcut politikalara yapıcı bir şekilde meydan okumayan, Türkiye'nin can yakıcı konularında düşünce üretmeyn üniversiteler aslına bakılırsa üniversite olma işlevini yerine getirmiyorlar demektir.
Türkiye’nin dünya siyasetinde artan önemine paralel olarak Türk bilim adamları Türk dış politikasının her aşamasında daha görünür bir hale gelmek zorundadırlar. Ancak bu da yeterli değildir. Dünyanın her yerinde üniversitelerin bilimsel çalışmalarının dış politika karar alma ve uygulama merkezleri için emilmesi kolay çalışmalar olmamaktadır. Bilim dünyasının ağır kuramsal çalışmalarını, kendine özgü ağdalı dili ve günlük hayata çoğu zaman uzak gelebilecek akademik kavramları ile olduğu gibi uygulamaya sokabilmek çoğu kez güçtür. Dahası günlük sorunlar ani kararları ve uygulanabilir, pratik önerileri gerektirmektedir. Bu nedenle karar alıcılar ve uygulayıcılar bilim dünyası üzerine düşen görevi harfiyen yerine getirse bile bu çalışmalardan yararlanmakta zorluk çekebilirler. Bu demek değildir ki bilimsel çalışmaları uygulama sahasına sokmak mümkün değildir. Aslında benzeri sorunlar tabii bilimler ile sanayi arasında da mevcuttur. Sanayiinin ve genel olarak ekonominin de saf doğa bilimlerinden aracısız yararlanabilmesi kolay değildir. Bunu aşmak için teknoparklar, arge merkezleri vb. ara kanallar oluşturulmakta, bilim dünyasının keşifleri sanayinin uygulayabileceği bir hale getirilmektedir. İşte dış politika ve diğer sosyal konularda da düşünce araştırma merkezleri veya siyaset enstitüleri veya İngilizce adıyla think tanklar bilim ile hayat arasında benzeri bir rolü oynamaktadır. Bilimin kendi kavramları ve kuramları ile ortaya koyduğu formüller, öngörüler ve öneriler tüm dünyada daha çok düşünce araştırma kuruluşları ve danışmanlık mekanizmaları yoluyla dış politika karar alma ve icra alanlarına katılmaktadır.
Düşünce araştırma kurumları modern dünyada sadece bilim ile uygulama arasında değil, medya ile uygulama arasında da hayati bir rol oynamaktadır. Bilindiği üzere dış politika yorumcuları ve gazeteciler de dış politikanın geliştiği zemine önemli katkılar sağlamaktadırlar. Onların günlük değerlendirmeleri günün analizini ve geleceğin öngörülmesini kolaylaştırmaktadır. Ancak gazeteciler ve günlük yorumcular işleri gereği daha çok güncel üzerinde durabilmektedirler. Oysa ülkelerin dış politikaları orta ve uzun vadeye odaklanmayı da gerektirmektedir. Think tanklar bilim dünyasının derinliği ile güncelin hızı arasında bir yerlerde, bazen her ikisinde, bazen ikisi arasında hareketli taşıyıcı bir rol de üstlenmektedir.
Özetleyecek olur isek düşünce araştırma kurumları bilim ile dış politika karar ve icra mekanizmaları arasında bir tür şifre çözen, dekoder işlevini görmektedir.
***Düşünce kuruluşlarının işlevi sadece bilgilerin seçkisi, analizi, kavram, kuram ve stratejinin belirlenmesinde değil, politikaların içeride ve dışarıda daha etkin bir hale getirilmesinde, yani kalplerin ve beyinlerin kazanılmasıda da ortaya çıkmaktadır.
Bilindiği üzere artık çağımız kamu diplomasisi çağıdır ve sivil kanallar her geçen gün büyük bir önem kazanmaktadır. Buna ek olarak çağımızda diplomasi devletlerin çıkarlarından çok milletlerin çıkarlarını savunan mekanizmalara dönüşmüştür. Modern zamanlarda iyi bir dış politika makinesi o ülkenin şirketlerinin, işadamlarının, çalışanlarının, bilim adamlarının, sanatçılarının, üreticilerinin, hizmet sektörü çalışanlarının, kısacası tüm insanlarının çıkarlarını en iyi şekilde koruyan bir mekanizmadır. Bunu yapabilmenin ilk koşulu ise içeride dış politikanız konusunda bu kişilerin rızasını almaktır. Ne yazık ki devletler değişime olması gerektiği bir hızda karşılık verememektedirler. Böyle olunca da sivil hayat ile resmi alan arasında muhakkak iletişim ve temsil açığı ortaya çıkmaktadır. Devletler kendilerini sivil hayata anlatmakta, sivil hayat ise derdini devletlere aktarmakta zorluklarla karşılaşmaktadır. İşte düşünce araştırma merkezlerinin en önemli işlevlerinden biri de burada ortaya çıkmaktadır. USAK gibi düşünce araştırma kuruluşları resmi politikaların topluma aktarımında, izah edilmesinde, aynı şekilde toplumun görüş ve önerilerinin resmi makamlara daha kolay anlaşılır bir şekilde ulaştırılmasında paha biçilmez bir katkı sağlamaktadırlar.
Düşünce araştırma merkezleri devletin politikalarının dünyada yanlış anlaşılmasını engellemekte, politikaların uygulanabileceği zemini hazırlamakta ve bazı durumlarda politikaların adeta sivil, yani gülümseyen yüzü olmaktadırlar.
Modern dünyada ülkelerin devlet kanallarından dertlerini anlatmaları her geçen gün zorlaşmaktadır. Devlet temsilcilerinin işlerinin doğası gereği sadece kendi ülkelerini savunacakları, bunun sonucu olarak gerçek anlamda objektif olamayacakları yönündeki kesin inanç nedeniyle ülkelerin bakanları, büyükelçileri ve diğer temsilcileri bazı konularda diğer toplumları ikna etmede ciddi sorunlar yaşayabilirler. Oysa düşünce araştırma merkezleri ve elbette diğer benzeri sivil toplum kuruluşları diğer ülke kurumları ve toplumlarıyla çok daha etkili bir iletişim geliştirebilirler.
İletişimin ötesinde pekçok sivil işbirliği konuları da hızla devletlerin ilgi ve güçlerinin ötesine geçmektedir. Sivil bir çağda sadece devlet ile dış politikayı oluşturmak ve yürütmek daha zor hale gelmiştir.
Gelişmiş ülkelerde
think tankların rolleri öylesine gelişmiştir ki bu rol zaman zaman karar almaya ve uygulamaya kadar uzanmaktadır. Avrupa ve Kuzey Amerika dış politika think tankları yayıncılık, eğitim, kütüphanecilik, kamuoyunu harekete geçirme gibi çok farklı alanlarda da faaliyet göstermektedirler.
***Tahminler değişmekle birlikte yeryüzünde irili ufaklı yaklaşık olarak 5.000 kadar düşünce kuruluşu bulunmaktadır. Bunların yine yaklaşık olarak yarısı ABD’dedir. Amerika’daki düşünce araştırma merkezlerinin sadece dörtte biri bağımsız ve STK tarzı düşünce kuruluşu olarak değerlendirilebilir.
Bu konuda dünya siyasetinde etkili olan ülkelerin başı çekmesi bir tesadüf olmasa gerektir. Dünya politikalarında akıl yormak, düşünce üretmek yayın ve uygulamalara bakıldığında gelişmiş ülkelerin işi olarak karşımıza çıkmaktadır. Etkili düşünce merkezlerine sahip olmak aynı zamanda gelişmiş ve güçlü ülke olmak için de bir önşarttır. Başka bir deyişle düşünce kuruluşları siyaset üretme ve uygulamada hem gelişmenin doğal bir ürünüdür, hem de gelişmenin kaynaklarından biridir.
‘Think tank’ kelimesi daha çok Soğuk Savaş’ın militer kavramlarından biri olarak ortaya çıkmışsa da, kavram zamanla anlam kaymasına uğramış ve daha çok devlet ile ilgili konulara odaklanılmasına rağmen daha çok sivil yönü ön plana çıkmaya başlamıştır. Fakat daha önce de belirttiğimiz üzere özellikle Batı’da düşünce kuruluşlarının önemli bir kısmı kamu fonlarınca desteklenmektedir. STK özelliğinde olan pek çok düşünce araştırma kurumu da devlet birimlerine verdikleri hizmet karşılığında destekler almaktadırlar.
‘Think tank’ kelimesi ABD’de ortaya çıkmıştır, fakat mantık olarak Batı Avrupa’da 19. yüzyılda kurumsal düzeyde, hatta kavram geniş yorumlanırsa daha öncesinde pekçok ülkede ortaya çıktığı söylenebilir. Kurumsallaşmadan önceki hali liderlerin yanında danışmanlık şeklindedir.
19. yüzyılda dünya daha karmaşık bir yer haline gelmiştir ve uzmanlaşmaya olan ihtiyaç daha da artmıştır. Elbette o zamana kadar da bilge devlet adamları karar alma ve icra etme ile düşünce üretmenin aynı işler olmadığını biliyorlar, salt kendi akıllarına güvenmenin yanıltıcılığını farkediyorlardı. İyi bir yönetici kendi milletinin ve bürokrasisinin ortak aklını aradığı gibi uzmanların, profesyonellerin ve bilge kişilerin tavsiyelerini de arar. İyi bir lider kendisini asla en iyi düşünen, herşeyi bilen kişi olarak görmez, liderlik her şeyin en iyisi olmak değil, en iyileri bulup en iyi şekilde yönetime katmaktır. İyi yönetimde aslolan olabildiğince çok aklın süzülmesi ve bir senteze ulaşılmasıdır.
Bu bağlamda düşünce kuruluşlarının ilk örnekleri de tarih boyunca görülmüş, ancak bunların kurumsallaşması daha çok 19. yüzyıl İngilteresi’nde gerçekleşmiştir. RUSI (Royal United Services Institute for Defence and Security Studies) 1831’de kurulmuştur, Fabian Society ise 19. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkmış ve özellikle sol düşüncede en etkili düşünce kaynaklarından biri haline gelmiştir. Aynı dönemde Fabian’a benzeyen başka siyasi akım kurumsallaşmalarına da rastlanmıştır.
Küresel siyasi ilişkiler derinleştikçe ve karmaşık yeni boyutlar kazandıkça kurumsallaşma artmış, düşünce kuruluşlarının hem niteliğinde, hem de sayılarında artış gözlenmiştir. 20. yüzyılın ilk çeyreğine bakıldığında dünya siyasetinde söz sahibi olan ülkelerin ciddi ve etkili düşünce araştırma kurumlarına sahip olduğu gözlenir: Brookings (1916, ABD), Hoover Instititution (1919, ABD), Chatham House (1920, ABD) bunlardan sadece birkaçıdır.
Bu noktada dikkatlerimizden kaçmaması gereken husus Osmanlı Devleti yıkılırken buna benzer ciddi ve etkili bir siyaset enstitüsüne sahip olmamasıdır. Osmanlı’nın yıkılışının pekçok nedenleri vardır ve bunlara burada girecek değilim, fakat bir neden de burada aranmalıdır.
***Bugün için düşünce kuruluşları ve benzeri örgütlenmeler dünya siyasetinin ve ülkelerin dış politika oluşum süreçlerinin ayrılmaz bir parçası, görmezden gelinemez aktörleridir. Dünya siyasetinde etkili olmak isteyen milletler düşünce kuruluşlarını da oluşturmaktadırlar.
Türkiye bu hususta önemli bir gecikmeyi yaşamıştır ve mutlaka bunun bedelini de her gecikmede olduğu gibi ödemiştir. Hergeçen gün güçlenen, siyasi, askeri, ekonomik ve toplumsal alanlarda dünyanın sayılı güçlerinden biri haline dönüşen Türkiye için en önemli ihtiyaç nitelikli düşüncenin üretilmesi ve uygulama sahasına sokulmasıdır.
Son dönemde yaşanan gelişmeler Türkiye’yi daha fazla küresel olayların ortasına çekmiştir. Türkiye pekçok fırsatın ve riskin tam kalbinde bulunmaktadır. Böylesine hassas bir konumda olan böylesine önemli bir ülkenin eski yapılanması ile yoluna devam edebilmesi mümkün değildir. Oyunu kurallarına göre oynamak zorundayız. Herşeyden önce gelişmeleri çok iyi takip etmek, bilgi yığınlarını ihtiyacımız doğrultusunda incelemek ve buralardan en doğru stratejileri çıkarmak zorundayız. Geleceği öngörmemiz ve buna göre önlemlerimizi almamız gerekiyor.
Kendi senaryolarımızı yazmalıyız, aksi taktirde başkalarının yazdığı senaryolarda bize biçilen rollere mahkum oluruz. Başkalarının yazdığı senaryolar, başkalarının karaladığı raporlar, başkalarının çizdiği haritaları haddinden fazla önemsememeliyiz. Eğer kendi raporlarımızı yazabilir, kendi haritalarımızı, kendi senaryolarımızı hazırlayabilirsek biz başkasını değil, başkaları bizleri konuşur.
Türkiye artık yeni bir ekol merkezi olmaya adaydır. Dünya siyaseti, dünya barışı konusunda bizim de söyleyeceklerimiz var. Biz olmadan dünyanın daha iyi bir yer olmadığını tüm dünya gördü. Eğer Türkiye çözümleri ile insanlığa katkılarını sunamaz ise dünyanın ve bölgemizin ne kadar zorlandığını gördük. Doğruları görüyoruz, belki gücümüz bugün istediğimiz düzeyde değil, fakat her geçen gün artıyor ve bu güçlenmeye paralel olarak reçetelerimiz de daha çok dinlenmeye başlanacak.
***Türkiye belki de dünyanın en özel ülkelerinden bir tanesi:
Tarihi ve konumu ile çok özel bir sentez. Kültürleri ve medeniyetleri birbirine bağlamanın, bunlar arasında köprü olmanın ötesinde Türkiye tüm bu farklılıkları sentezleyen, zaman zaman bunların ürünü olan bir ülkedir. Dünya açısından bakıldığında böyle bir örneğin ikincisini bulmak oldukça zordur, belki de imkânsızdır. Türkiye bu açıdan dünya için eşsiz bir laboratuar gibidir. Medeniyetler arasındaki ilişkilerin gerildiği, pekçok siyasi akımın düşmanlıklardan medet umduğu bir kutuplaşma ortamında dünya Türkiye’nin kıymetini bilmek zorundadır. Dünya Türkiye’nin kıymetini bilmez ise bunun bedeli öylesine ağır olur ki bu bedeli dünya ile birlikte bizler de öderiz. Bu nedenle Türkiye’nin öneminin dünya tarafından takdir edilmesi ne kadar diğer ülkelerin sorumluluğuysa, Türkiye’nin kendi reçetelerini dünyaya takdim etmesi de o kadar Türklerin sorumluluğudur.
Öncelikle kendimizi iyi tahlil etmeliyiz. Kendimizi anlamalı ve dünya için reçetelerimizi oluşturmalıyız. Aslında bu reçeteler kültürümüzde, geçmişimizde, hoşgörümüzde, girişimciliğimizde ve daha birçok yönümüzde var. Fakat bu haliyle, isterseniz siz buna ham haliyle deyin ne bizim işimize yeterince yararlar, ne de dünyanın.
Adeta gizlenmiş gizli formüller gibi olan özelliklerimizi anlaşılır hale getirmeliyiz, gündelik sorunlarda uygulanabilir reçetelere çevirmeliyiz. İşte bu noktada herkese, ama daha çok da düşünce araştırma kurumlarına büyük görevler düşüyor. Hem bize bizi anlatmalılar, hem de bizi dünyaya aktarmalılar. Hem dünyayı buraya getirmeliler, hem de Türkiye reçetelerini dünyaya sunmalılar.
***Londra, Washington, Paris gibi bir de Ankara ekolü oluşmalıdır. Küresel ve bölgesel sorunlarda Ankara önemli bir referans merkez haline gelmeli, dünyanın gözü kulağı sürekli olarak burada olmalıdır. Bunun için devletimizin dönüşmesi, daha etkin, daha bilgi yoğun ve daha aktif hale gelmesi de gerekiyor. Bu hedefler doğrultusunda çok önemli adımlar atıldı ve atılmaya da devam ediyor. Ancak sadece devletle olmaz, sivil toplumun, Türk bilim dünyasının, araştırma kurumlarının, genel olarak toplumun ve aydınlarımızın da katkılarına büyük ihtiyaç vardır. Aslına bakarsanız devlete düşen bu kesimlerden destek almak değil, bu kesimlerin yolunu açarak onları özgür kılmak, onların kendisine destek vermesine imkan sağlamaktır.
Tekrar hatırlatmak gerekirse dünyanın Türkiye’ye ihtiyacı var ve biz bu halimiz ile dünyanın beklentilerini ve ihtiyaçlarını karşılayamayız.
Kendimiz ve dünya için gelişmek zorundayız, dünyanın en önemli çözüm üretim merkezi olmak için daha nitelikli, daha çok düşünce üreten kurumlar oluşturmak zorundayız.
Eğer biz çözümlerimiz ile bölgemize ve küresel sorunların üzerine gidemez isek, dünya ve bölgemiz tüm sorunları ile üzerimize doğru gelecektir.
Türkiye olarak bazı ülkeler gibi olaylardan kaçmak, olaylardan uzak durmak gibi bir lüksümüz hiç yok. Türkiye, tüm sorunların ve krizlerin tam kalbinde yer alıyor. Burada yaşamak için en kıymetli hazine ise nitelikli bilgi ve o bilgiyi doğru kullanan kadrolardır. Bu bağlamda
Türkiye düşünce araştırma kuruluşlarını geliştirmek ve desteklenmek zorundadır. Günümüz dünyasında ülkelerin savunma hatları tel örgütlerle korunan sınırlarda değil, insanların akıllarında oluşmuş sınırlardan geçmektedir. Bu sınırlar konusunda en etkili kurumlar ise düşünce araştırma kurumlarıdır..